banner165

BİST
ALTIN
DOLAR
STERLİN
EURO

Dün 19 Mayıs Atatürk’ü Anma Gençlik Ve Spor Bayramı idi.

        Bir dostumdan bu sene bayrama Seydişehir Teknik Ve Endüstri Meslek Lisesi’nin hazırlandığını duyunca uzun süre çalıştığım bu okuldaki arkadaşlarımdan birçoğuyla görüşmeye vesile olacağı umuduyla törenlerin yapıldığı sahaya gittim.

        Her yer gelincik tarlaları gibiydi bayraklarla. Yemyeşil çimenler üzerinde bembeyaz kıyafetleriyle gösterilerini yapmak üzere yerlerini almış sporcular, okullarını temsilen gelen öğrenci grupları, halk oyunları topluluğu, gaziler, görevliler ve törenleri izlemeye gelenlerle ortam rengârenk oluvermişti.

        Torunumla beraber izledik törenleri. Vakıa sunucular dâhil, hemen her etkinlikte Teknik Ve Endüstri Meslek Lisesi’nin imzası vardı törenlerde. Geleneksel hale gelmiş bir bayramda görmeye, duymaya alışık olduğumuz ne varsa her şey en sade şekliyle sunulmuştu ve güzeldi; lakin… Lakin benim aradığım başka bir şeydi. Şöyle yüreğe dokunan sıcak bir bakış, bir tatlı gülümseme ne bileyim belki içimi titreten bir ses…

        Velhasıl neden sonra bir bayram katılmıştım. Bayram yerindeydim; ama bayram beni tanımamıştı. Geldiğim yollardan evime dönerken ay yıldızlı bayrağımızı ‘kız kardeşinin gelinliği’ bilen rahmetli Arif Nihat Asya’nın yazıp Mustafa Yıldızdoğan’ın çok dinlediğimiz  ‘tanımadı’ redifli şiirinin mısraları belirdi dudaklarımda. Doğrusu biraz hüzünlendim.

Türküm müjdeydi ülkeye
Gezdim söyleye söyleye
Bir gün söylemedim diye
Türküm beni tanımadı

Onlar bacım,onlar ağam
Onlardır sevincim tasam
Ahmet’im, Mehmet'im, Suna’m
Güllü’m beni tanımadı

Elimde doğmuş kuzular
Bir gün benden soğudular
Sordum ne oldunuz ne var
Sürüm beni tanımadı

Daha dün sözleştik şurda
Düğün hazırladım Yurda
Eller beni tanıdı da
Sözlüm beni tanımadı”

Birçok okulda çalıştım; lakin Seydişehir Teknik ve Endüstri Meslek Lisesi’nin anılarımdaki yeri bir başkadır.

Okula ait şimdi yerinde yeller esen eski lojmanlarda bir süre komşu olduğumuz arkadaşlardan her konuda titizliğiyle meşhur biri var ki yılın19 Mayıs’ı yaklaşırken yaptığı hatırlatmasıyla karşıma dikilir.

Aşağıdaki ‘İğde Çiçeği’ başlıklı (24 Mayıs 2021) tarihli yazım o günlere dair acı-tatlı yaşanmışlıkların izlerini taşır:                       

        Bahardan yaza geçiş günlerinde akasyalarla birlikte arz-ı endam eden iğdelerden yayılan o asil kokunun bulundukları mekânları nasıl etkilediklerini bilmeyenimiz yoktur. Ta uzaklardan bile hissedebilirsiniz… Eğer yolunuzun üzerinde bir yerde olup da hele ki dalları başınızı okşayacak bir yakınlık olmuşsa aranızda; o güzelim, o huzur dolu teneffüs anıyla yetinmez, küçücük bir salkım almadan geçip gidemezsiniz.

        İğde çiçeğinin benim için asıl önemi her konuda titizliğiyle zihnimde yer etmiş bir öğretmen arkadaşımın; okullarda ikinci dönemin bitişinin resmi olmayan ilanı gibi de algılanan 19 Mayıs günleri yaklaşırken lalelerin, leylakların ardından şenlik alanına giren iğde çiçeğini, iş takviminde önemli bir yere koyup, adeta milat gibi görmesini hatırlatması sebebiyledir.

        Her yıl dönem sonu yaklaşırken işini şansa bırakmayan dakik insanların bu alışkanlıklarını prensip haline getirmelerinin kazandırdığı özgüvenle mutlaka şu hatırlatmayı yapardı gülümseyerek: “Arkadaşlar, sınavlarınızı iğde çiçeğine bırakmayın; zira sınıflarınızda sınav yapacak sayıda öğrenci bulamazsınız!”

        Gerçekten de haklı çıkardı. Gerçi onu haklı çıkaran sebepler de peş peşe gelirdi. Çünkü okullarda ikinci dönemler; başta 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı hazırlıkları olmak üzere, tiyatro çalışmaları, okullar arası spor karşılaşmaları ve buna benzer sebeplerle idarece izinli sayılan öğrencilerin derslere katılamadıkları saatler çok olurdu. Bu nedenlerle sınavlarını iyi planlamayan arkadaşlar sıkıntıya düşer, öğrenci arar dururlardı sınavlarını tamamlayabilmek için. Hatta bir defasında bu zaman darlığında artık okulda yakalayabilmeme imkân kalmayan bir sınıfımın son sınavını Fabrikada (Etibank) koordinatör arkadaşların ayarladığı bir yerde yapmak zorunda kalmıştım; zira bu öğrenciler haftada üç gün işletmede, iki gün okulda olurlardı.

        Fabrikadaki halleri, çalışmalara katılmaları, duruşlarıyla işletmenin kadrolu emektarlarıyla aralarındaki fark haftada iki gün okula uğramalarıydı sadece. Vaktinden önce olgunlaştıklarını görürdük. Hiç unutmam: Orada sınav için buluştuğumuzda sanki bu amaçla değil de ziyaretlerine gelmişim gibi karşılamışlardı beni.

        Hey gidi günler hey!

        Dönem sonu telaşları, notların vaktinde teslimi, kontroller, karne günleri; saatlerce devam eden öğretmenler kurulları, ortalama yükseltme ve sorumluluk sınavları… Derken temmuz başlarında yaz tatiline biraz yorgun; ama acı tatlı iz bırakan bir yığın hatırayla koskoca bir yılı daha geride bırakmış olarak, gelecek yıl için mutlaka uygulanmasını düşündüğümüz yeni tedbirlerle, önerilerle dopdolu girerdik.

        İşte gene akasyalarla birlikte iğde çiçeklerinin geçit törenine katıldığı bir mevsimi daha yaşıyoruz; lakin alanlarda öğrencilerin olmadığı bir garip tören bu! Okullar, sınıflar, bahçeler hiç bu kadar boş, bu kadar sessiz olmamıştı! Şimdi her yer, suları çoktan çekilip gitmiş dereler, çeşmeler gibi…

        Buralardan gideli yirmi yılı geçti; bir daha görüşemedik. Seydişehir’den ayrıldıktan sonra da çalıştığı okullarda her bahar, iğde çiçeği mevsiminde oralardaki arkadaşlara da aynı uyarıyı yapmış mıdır, bilmiyorum. Yalnız Seydişehir Teknik ve Endüstri Meslek Lisesi’nde uzun denebilecek bir süre kader birliği ettiğimiz arkadaşların hafızalarında bu uyarının mutlaka silinmez kazınmaz bir şekilde yer etmiş olduğunu düşünüyorum.      

        Bayramın ilk günü bahçede öylesine oyalanıp dururken civardaki iğde ağaçlarından dalga dalga yayılan kokuların daha bir etkili geldiğini hissedince aklıma düştü o beyefendi, çalışkan ve her işini hayatının en önemli işi gibi gören titiz arkadaşım. Telefonla görüşüp bayramlaştığımız arkadaşlardan birine ‘iğde çiçeği’ uyarısının sahibini sordum; o günleri hatırlayarak bir süre gülümsedi ve uzun zandır kendisinin de görmediğini söyledi. ‘Hayırlısıyla şu korona bitsin de buluşalım!’ temennisi ile görüşmeyi bitirdik. Bu kaçıncı temenni Rabbim!

        Şimdi torunlarımdan sıkça duyduğum “Dede biraz sonra canlı dersim başlayacak.” cümlesi bizim kuşağın alışık olduğu bir şey değildi. Bunu ara sıra daha çok bina girişlerinde, asansör beklerken nadiren karşılaştığımız öğretmen arkadaşlardan da duyuyorum. “Dersim başlayacak” cümlesinin Okullara gidilirken değil de evlere girişlerde söylenişini tuhaf bulsak da bugün durum bu! Biz yalnızca uzaktan kumandayı bilirdik, şimdi eğitim ve sınavlar başta olmak üzere her şey uzaktan yapılır oldu.

        Uzaktan, ta uzaktan, uzaklardan…

        Bir şarkı adeta garipliği onaylarcasına eşlik ediyor bu yeni duruma:

        “Seni uzaktan sevmek aşkların en güzeli

        Alıştım hasretine…”

        İnsan nelere alışmıyor ki…

        Her şey baş döndüren bir hızla değişiyor. Bazı şeylerin izleri de eserleri de birer birer silinip gidiyor.

        İğde çiçeği- sınav ilişkisi derken nerden nere geldik.

        Ahmet Haşim gibi günün sonunda bize kala kala bir hatırlama zevki (zevk-i tahattur) kalıyor.

        Ne yapalım, sağlık olsun!

        Selamların en güzeliyle…

        Hacı Halim Kartal/ 20 Mayıs, 2024

 

Yorumlar
Adınız
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.