“Zulm ile abad olunmaz “ der atalar. Tarihte “baskı” lar önce tesir eder gibi görünse de zaman içinde mutlaka tepkilerini de beraberinde getirir.
1940’li yıllarda bu memlekette Kur’an okumak suç haline gelmiş, okutan hocalara zulüm yapılmış; dağlarda, bağlarda, her türlü baskıya rağmen inananlar “Allah’ın kitabını “ insanlara öğretmeye çalışmış. “Devlet memuru namaz kılmaz” mantığı geliştirilmiş, namaz, oruç, tesettür köylünün görevi gibi bir algı oluşturulmuş; ama toplum önce sinmiş sonra da eline geçen ilk fırsatta baskı rejiminin temsilcilerini al aşağı etmiş, tepkisini göstermiş. Dini duyarlılık artmaya başlamış. Ben 1970’li yıllardan sonrasını hatırlarım. Gelişimi ve değişimi bizzat yaşadık ve gördük. İslami duyarlılık devamlı yükselmiş, zaman zaman sekteye uğramışsa da geriye gitmemiş. 12 Eylül baskı rejiminden sonra tarikatlar, cemaatler, vakıflar ve dernekler çoğalmış, 28 Şubat baskısı daha büyük bir tepkiyi beraberinde getirmiş. 1950’li yıllardan sonra toplumun inanç ve ideallerine saygı duyan ve inanç hürriyetinin sonuna kadar kullanılması gerektiğini söyleyen iktidarlar gelmiş. Şu anda da bir çok konuda referansının İslam olduğunu açıkça söylemese de ihsas ettiren bir iktidar var. Askeri okullarda Kur’an dersi var. Bayanlar, başında örtü olduğu için kovulduğu okullarda başında örtüsüyle öğretmenlik yapıyor. Bir zamanlar beldelerde tek tük “hacı” olurdu şimdi hacca ve umreye gidebilmek için insanlar yıllarca sıra bekliyor.
Bunların hepsi güzel gelişmeler. Bu konuda bir de tarihe bakalım. İlk tarikat olan “Kadiri” tarikatının kurucusu Abdülkadir Geylani Hazretleri Hicri 471 yılında doğmuş ve Hicri 561 yılında vefat etmiştir. Yani Peygamberimizin vefatından 460 yıl sonra. Kadirilik 11. Yüzyıl , Rıfailik 12. yüzyıl , Nakşibendi 14. yüzyıl , Süleymancı, Nurcu , Işıkçı gibi cemaatler 20. Yüzyılda ortaya çıkmışlardır. Her ne kadar züht ve takva hareketleri daha önce başlamışsa da tarikatların kuruluş yılları bu şekildedir. Peki tarihteki veya günümüzdeki bu kurumların amacı ne idi ? Bütün bu oluşumların alt yapısını tasavvuf anlayışında görürüz. O zaman nedir tasavvufun gayesi?
“ Hakikatte tasavvuf; Allahu Zülcelal’in istediği mümin sıfatlarına bürünmek ve Allahu Zülcelal’in azim bir ahlak ile ahlaklandırdığı, Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)’in ahlakı ile ahlaklanmaya çalışmaktır.
Tasavvuf, İslam Dini’nin üzerine inşa edildiği üç temel mefhumdan biri olan “İhsan”ı kendine gaye edinmiştir. O halde “İhsan”ın ne olduğunu anladığımız zaman, tasavvufun özünü ve gayesini de daha iyi anlamış oluruz.
Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)’in ifadesiyle; “İhsan; Allah’a, sanki görüyormuşsun gibi ibadet etmendir. Zira sen onu görmüyorsan da o seni görüyor” idrakiyle yaşamaktır tasavvuf.
Kaynak: Seyda Muhammed Konyevî; Tasavvuf, (4. baskı) Reyhanî Yayınları, İstanbul, 2007.”
Bu açıklamaya dikkat edilirse tasavvuf anlayışıyla yetişen insanların “Allah’ı görüyormuş gibi ibadet etmesi” gerekir.
Diğer taraftan 1951-2012 dönemlerinde Türkiye’de İmam- Hatip Liselerinden tam 1.138.745 öğrenci mezun olmuş. Yani bu kadar insan İslam Dininin eğitimini almış. Ben de bu okullarda okudum. Allah’ın kelamı, Rasul’ün sünneti öğretilir. Bunların bir çoğu Yüksek İslam Enstitüsü veya İlahiyat Fakültesi ‘nde okudu.
Cumhuriyetle yaşıt Nur talebeleri ve Süleyman Efendi talebeleri herkes elinden geldiği kadar İslam’ı öğretmeye çalışır. Şu an etrafımıza baktığımız zaman her tür tarikatın bir çok kolunun aktif olarak çalıştığını ve toplumun bir çok kesiminin de tarikat erbabı olduğun görürüz.
Okullarda din kültürü öğretenleri , olabildiği kadar dini anlatır , diğer tüm öğretmenler de öğrencilere doğruluğu, dürüstlüğü , iyi insan olmayı anlatır. Camilerde hocalar, vaazlar hep iyi müslümanın özelliklerini anlatır.
İşte tam bu sırada sormak gerek. Bin yıldır tarikatlar, medreseler, yukarıda belirtilen amaca yönelik insan yetiştirdiklerini söylerler, neredeyse yüz yıldır aktif çalışan , 20. Yüzyıl cemaatleri amaca uygun insan yetiştirir, İmam-Hatip liseleri dini anlatır, imamlar camide , öğretmenler okulda iyi insan olunmasını hırsızlığın , soygunculuğun soysuzluğun rüşvetin fuhşun kötü olduğunu anlatır. Türkiye’de böyle de diğer İslam ülkelerinde durum farklı mı? Bu ve benzeri tarikat ve cemaatler oralarda da harıl harıl çalışmaktadır.
Bu kadar çalışmanın sonunda Türkiye dahil tüm islam aleminde, islamı yaşam biçimi haline getirmiş, “ Allah’ı görürcesine ona ibadet eden” insanların olması, islamı bilen, Allah ve Resulunun emrettiği gibi toplumlar olması gerekmez mi?
İslam alemine bakıyoruz, Müslümanlar birbirini boğazlıyor, hem de Allah’ın adını anarak. Rüşvet , pislik, hırsızlık, tembellik almış yürümüş.
Ülkemize bakıyoruz hapishaneler dolu, (cinayet, hırsızlık, gasp, terör, rüşvet, tecavüz vs suçlarından) islami literatürde “kul hakkı” olarak geçen “adam kayırma” , “devlet malını talan” almış başını gidiyor. Bu olaylar da yeni değil, sadece mevcut iktidarı suçlamak büyük yanlış ve haksızlık olur.
Devlet kademelerine insan alınırken KPSS diye bir sınav olmasına rağmen yapılan “mülakatlar”la kurumunların başındaki yöneticilerin fikri yapısına veya siyasi nüfuza göre insan alındığı sözleri ayyuka çıkmıştır. Bu iş Allah’ın affetmem dediği “kul hakkı” değil midir? Kişinin “bizden “ olması ve yapılan işin “Allah rızası“ gibi ulvi bir sözün arkasına sığınılarak yapılması Allah’ın kurallarını değiştirir mi? İslam’ın kötü gördüğü, yanlış dediği, kul hakkı veya yukarıda sayılı kötülüklerin toplumları bir virüs gibi sarmasını nasıl izah etmek gerekir. Bir tarafta bin yıldır yapılan çalışmalar; diğer taraftan hem dinen, hem ahlaken, hem de madden perişan bir İslam dünyası.
O zaman sormak lazım, “Bu işte bir yanlışlık var.” Yanlışlık Allah’ın dininde olmadığına göre acaba bizim “din algımızda “ mı , “dini anlatma biçiminde” mi, “dini otorite olarak gördüklerimizde” mi? Bu konuyu tüm Müslümanların oturup bir sorgulaması gerekmez mi?
İslam aleminin Cenab-u Hakkın Nisa Suresi 136. Ayetinde buyurduğu gibi “ Ey iman edenler! Allah'a, Peygamberine, Peygamberine indirdiği Kitab'a ve daha önce indirdiği Kitab'a inanmakta sebat gösterin. Kim Allah'ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve ahiret gününu inkar ederse, şüphesiz derin bir sapıklığa sapmıştır.” Lütfen dikkat edelim, hitap kafirlere değil “Ey iman edenler “ diye başlıyor. Bu ayete göre tüm inananların “Allah’a, Peygambere ve Kur’an’a nasıl inandıklarını” bir kez daha gözden geçirmeli değiller mi?
Allah’a emanet olun.