Yine bir Kurban Bayramı arefesine erişmiş bulunmaktayız. Şöyle geriye dönüp baktığımızda, İslam’ın iki büyük bayramından biri olan Kurban Bayramı’nın, Ramazan Bayramı’na kıyasla çok daha hızlı, ani ve adeta hazırlıksız bir anımızda kapımızı çaldığını müşahede ediyoruz. İnsan düşünmeden edemiyor: Ramazan ayının öncesindeki Recep ve Şaban ayları, bizler için adeta bir hazırlık kampı görevi görüyordu. Ramazan ayının; ilk on gününü, ortasını ve son on gününü farklı motivasyonlarla, büyük bir coşkuyla idrak ediyor ve nihayetinde bayram coşkusuyla zirveye ulaşıyorduk.
Ancak ne yazık ki Kurban Bayramı için aynı şeyi söyleyemiyoruz. Bunun birçok sebebi olabilir. Mesela Zilhicce ayının ilk on günü yeterince gündem edilmediği için Bayram öncesi manevi bir hazırlık yapılamıyor. Tabiri caizse ruhi ve kalbi hiçbir hazırlık yapmadan paldır küldür Kurban Bayramı’na girmiş bulunuyoruz. Bunun yanında asıl temel sebebini, haccın ve kurbanın derin sembollerini ülkemizde yeterince anlatamamış olmamıza bağlıyorum.Hacca giden sınırlı sayıdaki insanımız o coşkuyu yaşıyor, o manevi havayı teneffüs ediyor; fakat geride kalanlar bu sembolleri yakından görmediği ve yaşamadığı için Kurban Bayramı sönük geçebiliyor. Eğer her yıl kutsal topraklardan dönen 80-100 bin hacımız, oradaki manevi atmosferi ve televizyonlara sığmayan o muazzam enerjiyi geldiklerinde kendi coğrafyalarına layıkıyla taşıyabilselerdi, bugün çok daha farklı bir Kurban Bayramı idrak ediyor olurduk.
Düşünün bir kere... Kabe’de aşka düşen pervaneler gibi "Lebbeyk" diyerek Hz. İbrahim’in çağrısına uyan aşıkları mı aklınıza getirirdiniz? Yoksa Arafat’ta için için günahlarına tövbe edip kıyametin provasını yapanları mı? Arafat’ta "arif" olup kendi nefsini, Rabbini, kainatla ve eşyayla olan bağını gözden geçirenleri mi? Müzdelife’de tefekkür ve tezekkürle; şeytana, onun taifesine, nefsin heva ve hevesine karşı nasıl mücadele edileceğini kavrayan o hacıları mı?
Bir hacı adayıveya yarınki hayatında şeytan ve dostlarıyla mücadele edecek olan bir Müslüman; şeytana, siyonizme ve onun arkasındaki emperyalizme karşı fırlattığı yedi taşı sadece sembolik bir taşı başka bir taşa atmak olarakdeğil, küfrün kalbine atıyor bilinciyle atmış olsaydı nasıl bir etki uyandırırdı acaba?Eğer atılan o taşlar, siyonizmin ve arkasındaki karanlık güçlerin surlarında bir gedik açmıyor, Yasin 105 etkisi oluşturmuyor ve onları eritmiyorsa; o Kurban Bayramı sahiden idrak edilmiş sayılır mı?
Bu bağlamda Kurban ibadetinin hikmeti de ıskalanabiliyor. Kurban ibadeti; Hz. İbrahim’in (a.s.) o muazzam teslimiyetini, bağlılığını ve Rabbine olan sevdasını göstermesi açısından en büyük nişane değil midir? Hz. Hacer annemizin, yüreğindeki evlat yangınına rağmen gösterdiği itaati, boyun eğişi ve İsmail’ini bıçağın altına yatırmaya razı oluşunu nasıl okumalıyız? Peki ya Hz. İsmail’in o muhteşem adanmışlığı?..
İşte tam bu noktada kendimize sormalıyız: Bizim İsmail’lerimiz nerede? Allah’a feda ettiklerimiz, gözden çıkardıklarımız nerede?Kesemediğimiz ve gözümüzde büyüttüğümüz futbol buzağısı, sanat ve kültür buzağısı, moda ve marka buzağısı, sermaye ve konformizm buzağılarını ne zaman kurban edeceğiz? Yoksa İsmail’lerin yerine kurban ettiğimiz küçük ve büyükbaş hayvanlarla, bu derin sembolik ibadeti ruhundan soyutlayıp sadece şekle mi indirgedik?
Son yıllarda yaygınlaşan vekaleten kurban uygulaması, şüphesiz güzel ve olumlu yanlar barındırıyor; fakat bir yandan da bu önemli vecibenin yavaş yavaş hayatımızın merkezinden çıkıp gitmesine, uzaklaşmasına vesile oluyor.Oysa yurt dışına gönderdiğimiz kurbanların yanında; birde ülkemizde, bu kurban sembolünü, bu adanmışlığı, şefkati, merhameti ve "Rabb’e kurban olma" bilincini evimizde, çocuklarımızla, ailemizle ve komşularımızla birlikte yaşamak zorunda değil miydik? Bu sembolik ibadet aramızdan çekilip giderse İsmal’i olmayan bir davanın hangi kutsalı kalır? Hangi Kabe’si, hangi Kudüs’ü, hangi Medine’si, hangi İstanbul’u ve hangi Diyarbakır’ı kalabilir ki?
O Halde Gelin!
İbrahim’in çağrısına Lebbeyk diyerek Kabe’de kutsi aşkın ateşiyle dönen pervanelerin teslimiyetiyle;Arafat’ta nefsini, kâinatı ve Yüce Yaradan’ı idrak eden ariflerin samimiyetiyle…
Müzdelife’de nefsin hevasına, şeytan ve dostlarının hilelerine karşı teyakkuza geçen o stratejik akılla;Mina’da şafak vakti kötülüğün kalbine, şeytanın hizbine yapılan o kutlu baskınla…
Hz. İbrahim’in eşsiz sadakati, Hz. Hacer’in yangın yerine dönen yüreğiyle ve Hz. İsmail’in adanmışlık ruhuylave özellikle bugün Gazze’nin serdengeçti komutanları ile canlarını Hak yoluna adayan günümüz İsmaillerinin tertemiz ruhları ve kurbanlarıyla…
Bu teslimiyet, bu stratejik akıl, bu kutlu sadakat ve adanışla Kurban Bayramı’nı idrak edelim.
Bu vesileyle okurlarımızın, ülkemizin ve İslam aleminin Kurban Bayramı’nıtebrik ediyor,şahsiyetli duruşumuzun(vakfe) ve adanışımızın (kurban) istikametini diliyorum.


