30 Nisan 2026, Perşembe
07:47
23.07.2025
Manşet Altı Reklam

Tarih, yalnızca iz bırakan eylemlerin ve büyük zaferlerin değil; o zaferleri ve güzel eylemleri mümkün kılan doğru insan tercihlerinin de hikâyesidir. Bir toplumun kaderi, çoğu zaman en güçlü, en nüfuzlu ve en aristokrat olanın değil; en doğru yerde konumlandırılmış mayası sağlam insanların ellerinde şekillenir. Bu yönüyle bakıldığında, insan yetiştirme ve kabiliyet keşfi meselesi, bir milletin geleceğini tayin eden en kritik alanlardan biridir.

Bu hakikatin en güzel ve enfes örneklerini, ahlakın ve mücadele stratejisinin en zirvesine sahip olan Allah Resulü Hz. Muhammed’in hayatında görürüz.

Henüz on sekiz yaşında bir genç… Ordunun içinde tecrübeli sahabeler, Bedir görmüş, Uhud yaşamış, yılların yıpratamadığı, bilakis imanlarını tahkim ettiği isimler var. Ama o genç, Usame bin Zeyd, Bizans gibi dönemin süper gücüne karşı gönderilecek ordunun başına kumandan tayin ediliyor. Bu tercih, yalnızca bir görevlendirme değil; aynı zamanda bir zihniyet ve ufuk inşasıdır: Kabiliyet yaşla, boyla, soyla, şan ve şöhretle sınırlı değildir; liyakat, tecrübenin gölgesinde, asabiyenin etkisinde ezilmemelidir. Yemen’e kadı olarak gönderilen Muaz, Mekke’ye vali olarak atanan Attab, Medine’ye öğretmen olarak gönderilen Musab işletilen bu zihniyet ve pratiğin yansımadır.

İslam tarihinde buna benzerbirçok tabloya şahitlik ediyoruz.Mesela Mute Savaşı’nda ordu komutanları belirlenirken sıradan bir askeri strateji uygulanmıyor. Zeyd bin Harise, ardından Cafer bin Ebu Talib ve sonra Abdullah bin Revaha… Üç ismin art arda şehit olacağı adeta öngörülürcesine bir sıralama yapılıyor. Bu, sadece bir savaş planı değil; kadro sürekliliğini garanti altına alan, alternatifleri içinde barındıran, atiye de yön veren stratejik adım olarak da görülebilir aslında. Ve nihayetinde henüz yeni Müslüman olmuş bir isim, Halid bin Velid, sahneye çıkar ve savaşın seyrini değiştirir. Bu örnek olay bize şu mesajı veriyor: Bir toplum, aile,devlet, kurum veya kuruluş yalnızca mevcut şöhretleriyle değil, henüz parlamamış potansiyel cevherleriyle de ayakta kalabilir.

Bunu mazimizde ki tarihi kırılma anlarında ve İslam dünyasının sıcak cephelerinde özellikle Gazze cephesinde müşahede etmekteyiz. Düşen her komutanın, her siyasinin, her akademisyen ve aydının yerini hemencecik alan bahadırlar bu hakikati pratikleriyle ortaya koyuyorlar.

Yine aynı yaklaşımı, ZâtüsselâsilSeriyyesi’ndeAmr bin As’ın komutan tayin edilmesinde görürüz. Henüz yeni Müslüman olmuş birine böylesi bir sorumluluk verilmesi, güvenin dönüştürücü gücünü ortaya koyar. İnsan, kendisine itimad edildikçe büyür; sorumluluk verildikçe pişer ve olgunlaşır.

Bu bağlamda Kâbe’nin anahtarının teslim edildiği isim de dikkat çekicidir: Osman bin Talha. İslam’dan önce de bu görevi sürdüren bu şahsiyet, fetih sonrasında da aynı görevde bırakılır. Bu, ehliyetin ve geleneğin, inançla çatışmadığı sürece korunması gerektiğini gösteren zarif bir örnektir. Yani mesele sadece “kim bizden” değil; “işin ehli kim” sorusuna verilen doğru cevaptır.  Değilse o işi yapabilecek daha başkaları da duruyordu. Hem de Peygamber ailesinden.Ancak Efendimiz liyakati, güveni, kabiliyetleri yönlendirip kalplere nüfuz etmeyi önceleyerek siyaset ve idare felsefesi öğretiyordu.

Bu büyük vizyon, Raşid Halifeler döneminde de devam ediyor. Hz. Ömer, İslam tarihinin en büyük askerî dehalarından biri kabul edilen Genel Kurmay Başkanı Halid bin Velid’i görevden alır ve yerine Ebu Ubeyde bin Cerrah’ı getirir. Bu karar, ilk bakışta şaşırtıcıdır. Ancak altında yatan hikmet derindir: Zaferlerin kişilere değil, Allah’a nispet edilmesi gerektiğini öğretmek… Kadroların tek bir yıldızın, tek bir çevrenin ve kliğin etrafında dönmesini engellemek… Ve en önemlisi, “alternatifsiz adam” algısını kırmak.

Çünkü alternatifsiz insan, sistem için bir zafiyettir. Oysa alternatifli kadro, bir medeniyetin sigortasıdır. İslam medeniyeti Peygambere bile halef olabilecek kadroları özgüvenle seçebilmiş kriz yönetebilmiş nadide bir nizam oluşturmuştur.

Bu örneklerin her biri, bize şu hakikati gösteriyor: İslam medeniyeti, sadece büyük insanlar yetiştirmedi; aynı zamanda o insanları doğru yerlerde, kendi kabiliyet ve istidatlarına uygun yerlerde konumlandıran bir akıl inşa etti. Bu akıl, kabiliyetleri keşfetmeyi, onları erken yaşta sorumlulukla buluşturmayı ve sürekli yeni isimler yetiştirerek devamlılığı ve istikrarı sağlamayı murat etti.

Bugün sivil ve resmi fark etmeksizin kurumsal anlamda en büyük problemlerimizden biri, “hazır ve tanınmış popüler isimlere bağımlılık” ve “yeni yeteneklere güvensizliktir.” Oysa Efendimiz ’in açtığı yolda yürümek istiyorsak, şu soruları kendimize sormak zorundayız:

Henüz kabiliyetlerini keşfedemediğimizZeyd ve Usamelerimiz nerede?Sorumluluk verilmediği için körelen kaç Halid’imiz var?Güven bekleyen kaç Amr, kaç Osman, kaç Ebu Ubeyde aramızda umutla keşfedilmeyi bekliyor?

Evet büyük davalara ve mefkurelere büyük adamlar, tanınan simalar, isim yapmış yıldızlar ve kalifiye idareciler de gerekiyorancak unutmamak gerekir ki,başarı ve muvaffakiyet doğru yetiştirilmiş ve doğru konumlandırılmış kadrolarla kazanılır. Ve o kadrolar, ancak alternatif kabiliyetlerin keşfiyle mümkündür.Bu sebeple; bir toplumu ayakta tutan şey, birkaç parlak yıldız, birkaç popüler isim ile yetinmek değil; o yıldızları bir Suffa mektebi gibi, erkam enstitüsü misali mekanlarda sürekli üretebilen teorik yönü güçlü, pratik yönü derin, iradesi sağlam, gelişime açık, kökleri bilen, günceli yakalayan, zühdü içselleştirmiş kadroların yetiştirilmesi ile mümkün olabilir.

ICERIK_ARASI Reklam Alanı
SOL1 Reklam Alanı

YAZARIN DİĞER MAKALELERİ

Mobil Üst Reklam
ALT1 Reklam Alanı