Bir gün Nasreddin Hoca’ya sorulur:
“Hocam, tuvalette sakız çiğnenir mi?”
Hoca, muzip ve hazır cevap biridir. Cevabı yapıştırır.
“Caiz olmasına caizdir ama, tuvaletten çıktıktan sonra ağzının oynadığını görenler senin ne çiğnediğini merak edebilir.”
Asıl hikâye de burada başlıyor zaten. Çünkü mesele artık sakız değildir; mesele kalbin inceliği, insanın kendine yakışanı araması ve şüpheden uzak bir hayat kurma çabasıdır.
İnsan çoğu zaman hayatını “caiz mi, değil mi?” sorusuna indirger. Oysa iman, sadece sınır çizgilerinde dolaşmak değil; o sınırların ötesinde bir incelik ve zarafet kuşanmaktır. Helal olan her şey, her zaman yakışan ve yapılması gereken şey olmayabilir. Bazen bir davranış, hükmen temiz olsa bile görüntüsüyle kalpleri bulandırabilir.İnsanları iğrendirebilir, tiksinti oluşturabilir ve şahsiyeti zedeleyebilir.
Bu noktada mü ‘minin önüne nazik ve hassas bir terazi çıkar:
“Bu doğru mu?” sorusunun yanına, “Bu doğru görünüyor mu?” sorusu eklenir.
Zira insan sadece yaptığıyla değil, göründüğüyle de bir mesaj verir. Bir bakış, bir hâl, bir küçük davranış… Hepsi başkalarının zihninde bir anlam üretir. İşte bu yüzden, şüpheli alanlar kalbin eşiğinde durur ve insanı içten içe rahatsız eder.
Nitekim Efendimiz (s.a.v) bu minvalde şu enfes sözü söyler:“Sana şüphe veren şeyi bırak, şüphe vermeyene bak.”Bu çağrı, hayatı zorlaştırmak için değil; kalbi ve bedeni her türlü flu ve gri alanlardan uzak tutmak içindir. Çünkü kalp, bulanık sularda uzun süre berrak kalamaz.
İşte tamda burada daha ağır bir sorumluluk devreye girer:
Bilginler, öncüler ve toplumun önünde yürüyenlerinin davranış kalıplarında bu hususlara daha çok dikkat etmeleri gerekir.
Onlar için mesele sadece kendilerini ve davranış kalıplarını kontrol etmek değildir; aynı zamanda ümmete örnek ve rol model olmaktır. Bir âlimin, hocanın, aydının, düşünürün ve sanat erbabının küçük bir hatası, sıradan bir insanın büyük bir hatasından daha geniş yankı bulur. Çünkü insanlar, sözden çok hâle bakar.
Bu hakikat İmam-ı Azam ve Çocuk hikayesinde çok çarpıcı ve öğüt verici bir ders niteliğinde şu şekilde cereyan eder.
İmam-ı Azam, ders vermek üzere külliyeye giderken koşan bir çocuğa rastlar ve onu uyarır:
“Yavrum, koşma! Düşersin üzerine çamur sıçrar.”
Çocuk, yaşından büyük bir hikmetle cevap verir:
“Ben bir çocuğum. Düşersem en çok dizim acır. Üzerime çamur sıçrarsa sadece ben zarar görürüm. Annem yıkar, geçer. Ama siz düşüp çamur içinde kalırsanız, toplum kirlenir ve ümmet düşer.”
Bu söz, sadece bir çocuğun cevabı değil; bir ümmetin sorumluluk bilincidir. Çünkü önde yürüyenin ayağı kayarsa, arkasından gelenler yönünü şaşırır.
Bu bağlamda mü’min, sadece haramdan kaçan değil; şüphelerden de sakınandır.
Sadece doğruyu yapan değil; doğru görünmeyi de üzerine vazife bilendir.
Sadece kendini düşünen değil; başkalarının kalbinde bırakacağı izi de hesaba katabilendir.
Çünkü bazen bir davranışın fıkhi literal yorumu değil,kalpte bıraktığı iz ve toplumda doğurduğu mana belirleyicidir.
Ve unutulmamalıdır ki:
Bir kalbin temizliği ve iradenin sağlamlığı çoğu zaman şüpheli olandan vazgeçebilecek kadar güçlü olmasına bağlıdır. Şüpheli olandan vazgeçmek feragat ister, konforu terk etmeyi ve kalabalığa tabi olmamayı iktiza eder. Kalabalıklar şüpheler içinde bocalayabilir, şüpheli işler yapmayı kanıksayabilir ancak bir bilginin tereddüt ve şüpheli hallerine asla hoşgörüleri olmayabilir. Bundan dolayı şahsiyet sahibi kişinin şüpheli işlerden uzak durması misyonunun ve vizyonunun olmazsa olmaz gerekliliklerindendir.