12 Mart 2026, Perşembe
13:22
23.07.2025
MANSET_ALTI Reklam Alanı

İnsan hayatı bir yolculuktur; fakat bu yolculuk yalnızca yürümek için değildir. İnsan aynı zamanda seçer, yönelir ve taraf olur. Her çağda olduğu gibi bugün de insanın en büyük imtihanlarından biri, hangi tarafta duracağıdır. Hak ile batılın, adalet ile zulmün, merhamet ile hoyratlığın, direniş ve işgalin, onurun ve sömürünün karşı karşıya geldiği bir dünyada tarafsız kalmak çoğu zaman mümkün değildir. Çünkü hayatın kendisi insanı bir duruşa, bir saf tutmaya davet edip sürükler.

İslam, mümini dünyaya seyirci olarak göndermez. O, insana bir sorumluluk yükler: hakikatin şahidi olmasını arzu eder. Bu sebeple Kur’an’ın yetiştirdiği insan ne kör bir tarafgir ne de ürkek bir seyircidir. O, adaletin tarafında duran bilinçli bir şahittir.Kur’ân-ı Kerim müminleri şöyle çağırır:“Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan, adaletle şahitlik eden kimseler olun.” (Maide, 8)Bu ayet Müslümanın tarafını belirler. Müslümanın tarafı ırk, kabile, mezhep, güç ya da menfaat değildir. Onun tarafı hak ve adalettir. Dahası Kur’ân, müminleri uyarır: Bir topluluğa duyulan öfke insanı adaletsizliğe sürüklememelidir. Demek ki Müslümanın tarafı, öfkenin ve önyargının değil; vahyin ve vicdanın belirlediği bir taraftır.

İslam’ın inşa ettiği ahlâk, taraf olmayı yasaklamaz; fakat ilkesiz tarafgirliği reddeder. Zira hakikati gölgeleyen kör bağlılıklar, insanı adaletten uzaklaştırır. Kur’ân’ın istediği şey ise başka bir şeydir: hakikate sadakat göstermektir.

Resulullah’ın hayatı bu ahlâkın canlı bir tefsiridir. Peygamber Efendimiz henüz peygamberlik gelmeden önce bile Mekke’de zulme uğrayan bir yabancı tüccarın hakkını savunmak için kurulan Hılfu’l-Fudûl adlı adalet hareketine katılmıştı. Yıllar sonra bu anlaşmayı hatırladığında şöyle buyuracaktı:“Bugün yine çağrılsam yine katılırım.”Bu söz, İslam’ın taraf olma ahlâkının çerçevesini belirler. Müslüman, zulmün karşısında dururken kimliğe, renge, coğrafyaya bakmaz; hakkın yanında olmayı yeterli görür.

Yine başka bir örnek vermek gerekirse Medine’de hırsızlık yapan bir münafığın suçu bir Yahudi’nin üzerine atmasına karşılık vahyin müdahalesinden bahsedilir. “Biz sana Kitabı hak olarak indirdik ki, insanlar arasında Allah'ın sana gösterdiği şekilde hüküm veresin. Sakın hainlerin savunucusu olma!” (Nisa, 105) Peygamber efendimizin söz konusu kişinin kabilesi tarafından yanıltılmasına karşılık uyarılıp hainlere taraf olunmaması gerektiğini ortaya koyan bu ilahi ölçü günümüzde büyük önem arz etmektedir. Mekke’de malı gasp edilentüccar bir Müşriğe, Medine’de iftiraya uğrayan bir Yahudi’ye, Sasani ile savaşan Hristiyan’a haklılığından dolayı taraf olan nebevi ölçü bugünde din ayrı kin ayrı ilkesi ile anlaşmazlığımızın olduğu gruplara hatta mezhebi ihtilafımızın olduğu ehli kıbleye karşı adil davranmamızı gerektirir.

Resulullah’ın terbiyesinde yetişen sahabe nesli de aynı ahlâkın temsilcisi oldu. İslam’ın ilk halifesi Ebu Bekir, kölelerin özgürlüğü için servetini harcadı. Onun kalbinde güçlünün değil, mazlumun tarafı olmak vardı.Adaletin timsali olan Ömer Bin Hattap ise bir valisinin halka zulmettiğini duyduğunda şu tarihi sözü söylemişti:“İnsanları ne zamandan beri köleleştirdiniz? Oysa onları anneleri özgür doğurdu.”Bu sözler yalnızca bir yöneticinin öfkesi değil; İslam’ın adalet anlayışının haykırışıdır.

Bugün insanlık, gürültünün ve algının hakikati bastırdığı bir çağdan geçiyor. Bilgi çoğaldıkça hikmet azalıyor, sesler yükseldikçe vicdanlar köreliyor. Böyle bir zamanda Müslümanın en büyük görevi, duyduğu her haklı çağrıya komplekse kapılmadan mazlumun tarafını seçebilmek ve zalimin karşısında konumlanmaktır.

Müslüman, propaganda ile hakikati ayırt etmeye çalışır. Güçlünün değil, hakkın yanında durmayı öğrenir. Çünkü bilir ki bazen tarafsızlık, zulmün sessiz ortağı hâline gelmek demektir.

Vahyin gölgesinde yetişen, nebevi yöntemle yol yürüyen bir mümin için taraf olmak, ortak düşmana beraber hamlede bulunmak en azından kalbiyle buğz etmek nebevi davranışın gereklerindendir. Mümin, taraf olurken, tarafı olduğu kimsenin tüm yanlışlarına ve hatalarına katılma zorunluluğu hissetmez.Eski hesaplaşmaları ve geçmişin acı hadiselerini bahane edip zalime karşı mazlumu sahipsiz bırakmaz.Amacı yeryüzünde ki despotizmi geriletmek ve zayıflatmak yeryüzü mazlumlarına bir soluk aldırmaktır. Bu yüzden Müslümanın taraf tutması, zalime karşı gelmesi, kendi değerlerine ve medeniyetine sırt dönmesi anlamına gelmez. Bilakis bu erdemli duruşuyla kendi medeniyet şemsiyesinin daha da genişlemesine ve öteki görülenlerin sığınacağı bir liman hale gelmesine de vesile olmuş olur.

Müslüman bir toplum bilir ki insanın asıl değeri nerede durduğuyla ölçülür. Ve gün gelir herkesin hayatı tek bir soruyla tartılır:“Zalim ile mazlum, işgalci ile ev sahibi, sömüren ile sömürülen, karşı karşıya geldiğinde sen hangi taraftaydın?”

Mazlumun rengine ve kimliğine bakmadıysan, işgalcinin değirmenine su taşımadıysan, sömürülene acıyıp kolladıysan doğru yoldasındır. Aksine bir durumu ve konumlanmayı okuyucumun takdirine bırakıp bitiriyorum.

 

ICERIK_ARASI Reklam Alanı
SOL1 Reklam Alanı

YAZARIN DİĞER MAKALELERİ

MOBIL_UST Reklam Alanı
ALT1 Reklam Alanı