17 Şubat 2026, Salı
01:06
23.07.2025
MANSET_ALTI Reklam Alanı

Yıl 1972 idi. Yaşım 12 falandı. İvriz İlköğretmen Okulu sınavlarının 1. Aşama sınavını kazanmış ikinciaşama sınavı için babamla birlikte Ereğli’ye gitmek üzere Konya’ya gelmiştik. Şimdiki otogardan önceki Kule Site’nin orada bulunan garajdan Ereğli biletlerimizi aldıktan sonra Arçelik dolmuşlarına binip Kayalıpark’ın oraya gittik. Sanırım orada babamın bir işi vardı. Şerafettin Cami civarındayken babam bana “Banklarda oturmamı ve kendisi gelinceye kadar oradan ayrılmamamı” tembihledi.

Ben bankta oturur iken sırtında bir boyacı çantası olan ve benim yaşlarımda bir çocuk “Ayakkabını boyayım mı?” dedi. Ben de “Boyama!” dedim. “Ne biçim gunuşuyonlan?” dedi. Ben de “Herifliğe halel getirmemek” için zaten serde dağlılık da var nasıl olsa, “Baya gonuşuyomlan!” diyerek aynı tonda cevap verip ayağa kalkmamla, boyacı çocuğun sağ el başparmağı ile işaret parmağını birleştirip ağzına götürmesi aynı anda oldu. Bir ıslık çaldı ki ta Alaattin Tepesi’nden duyulmuştur sanırım.

Bir anda sağdan soldan sırtı boya çantalı çocuklar etrafımı sarıverdiler. Ne yapacağımı şaşırmış vaziyette iken rahmetli babamın “Hop ne oluyor orada?” diye bağırmasıyla çocukların kaçışmaları aynı anda oldu. Temiz bir sopa yemekten son anda kurtulmuştum.  Şerafettin Cami’inin oraya her gidişimde 54 yıl önceki bu olay aklıma gelir.

***

Yine 1972 yılıydı. BU defa İvriz İlköğretmen Okulu sınavlarının ikincisini de kazanmış olarak, sağlık raporu almak için yine babamla Konya’ya gelmiştim. Numune Hastanesinde işlemleri başlatmış ve birkaç doktorda muayene olduktan sonra öğle vakti gelmiş ve mesaiye ara verilmişti. Numune Hastanesi ile eczaneler arasındaki o caddede benim gibi sağlık raporu için köylerden gelen arkadaşlarla yolda futbol oynamaya başladık. Yol şimdiki gibi yoğun trafiğe sahip değilmiş demek ki.

Bir müddet oynadıktan sonra arkamdan bir el omuzlarımdan tuttu ve kendisine doğru çevirdi beni. Karşımda heybetli ve kızgın bir adam duruyordu.

“Nerelisin?” dedi. “Seydişehirliyim” dedim. “Niye geldin buraya?” dedi. “Sağlık raporu almak için geldim.” dedim. “Evrakların nerede?” dedi. “Elinden kurtulup hastaneyi çevreleyen duvarın, evraklarımı koyduğum bölümüne koşmaya çalıştım ama heybetli adam elleriyle sıkı sıkıya kavradı omuzumdan.

“Bak şimdi sana iki tokat atarım “Hanya’yı, Konya’yı anlarsın.” dedi.  Meğerse evrakları oradan almış, çocukları takip etmiş ve evraklardaki resimden beni bulup omuzuma sarılmış.

“Bu evrakları oradan alıp çöp kutusuna atsalardı, sen ne yapacaktın? Al şu evrakları ve kaybol gözümden!” deyip bana “Hanya’yı, Konya’yı” öğretivermişti.

***

Sağlık raporunu da almış ve hazır bir şekilde artık İvriz İlköğretmen Okuluna kesin kayıt yaptırmak için yine Konya’ya gelmiştik. Babamla birlikteydik yine... Çavuş’lu iki arkadaşım daha vardı yanımda. Ereğli otobüsüne binmeden önce babam bizi Alaattin Tepesi’ne çıkardı. Orada Mevlana’ya bakan tarafta bir çay bahçesi vardı. Bir masanın etrafına oturduk. Garson yanımıza geldi. “Amca ne içeceksiniz?” diye sordu babama. Oraya oturmazdan önce de “Burada çay da çok pahalıdır çocuklar.” demişti babam... Babam çayı çok sevmesine rağmen kahvehanelerde 25 kuruş olan ama böylesi çay bahçelerinde 2,5 lira olan çayı içmekten imtina etti. Garsona dönüp “Oğlum biz bugün parasız geziye çıktık, içmesek olmaz mı?” dedi. Garson da halden anlamış olacak ki “Tamam amca istediğiniz kadar oturabilirsiniz.” dedi. Zira bir çay 2,5 lira, 4 çay 10 lira. Konya Ereğli otobüs bileti de 10 liraydı...

***

1998 yılına kadar hep transit olarak kullanırdım Konya merkezi... 1998 yılından itibaren görevim icabı Konya’ya geldim ve ‘Hakiki Gonyalı’  olduğum yıllar, o yıldan sonraki yıllardı...

İlk ‘Konya Pilavı’na gittiğim günü daha dün gibi hatırlıyorum. Sofranın etrafını sardık ve biz ayakta beklerken, sofradakiler pilav savaşındaydılar.  Neyse onlar kalktı biz oturduk. Bir kaç tabak pilav geldi ve ben tabi mide alışık olmayınca hemen doydum. Garson geldi "Bir istediğiniz var mı? " diye sordu. Ben hemen atıldım "Yok tamam doyduk." dedim. Hay demez gomazolaydım. Sofradakiler neredeyse hepsi birden gaşıkları gözüme sokarcasına "Sen gendi adına mı gonuştun yoksa biz de var mıyız gonuşmalarında?”  dediler. Ben “melmel” gendilerinebakarıkan, garsona dönüp;  "Getir gardaş getir sen ona bakma, bir kaç denizaltı daha getir." Dediler, sonra da gözlerini benim üzerimde gezdirip pilav tabağına tekrar yöneldiler. Meğer gunduracıların içine denk gelmişim ben. Hiç seslenmedim. Aman "Denizaltı da ne?" filan diye sormadım. "Yoksa acemiliğim iyice anlaşılır bu defa dayağı yiyebilirim." diye düşündüm.

Bir başka gün yine pilavdayız, bir kaç tabaktan sonra garson yine "Var mı bir isteğiniz? " diye sordu. Bu defa " Getir gardaş getir, birkaç denizaltı getir şöle!” dedim. Yine hay dimezgomaz olaydım. Kimsenin yediği yok. Meğerse Gonyalı olmayanların sofrasına oturmuşum bu sefer de... Sofradakiler "Madem istedin bunun hepsini yiyecen, çare yok." dimezler mi? Pilav bitti ama ben de bittim.

Ondan sonra tövbe, bir daha garsonlarla muhatap olmadım, rahat ettim.“Ah şu pilav işi bir bitse!” diyeceğim de...

Hiç unutmuyorum. 1998 yılında Konya’ya geldiğim de KONTV’de ekranın alt kısmında “Konya’da pilav geleneği bitsin mi devam mı etsin?” diye bir anket vardı.

“BİTSİN” diyenler büyük oranda önde gidiyordu ama birkaç gün içinde o anket ekranlardan kayboldu, anket sonucu ne oldu bilmiyorum ama “Konya’da Pilav geleneği hala son sürat devam ediyor. Allah düğün yapanlara ecir sabır ve tabi ki ekonomik güç de versin inşallah.

Ortalık;Gar, Gış, Gıyamet. Bir arabaşı olsa da yisek...

 

ICERIK_ARASI Reklam Alanı
SOL1 Reklam Alanı

YAZARIN DİĞER MAKALELERİ

MOBIL_UST Reklam Alanı
ALT1 Reklam Alanı