“Şehadet” kelimesi “şahitlik” kökünden gelir. Mümin, her namazda kelime-i şehadet getirirken aslında bir hayat sözleşmesi imzalar: “Allah’tan başka ilah yoktur ve Muhammed O’nun Resûlü’dür.” Bu cümle sadece dilde tekrar edilen bir inanç beyanı değil; hayatın yönünü belirleyen bir istikamettir.
Rabbin azameti karşısında Kâbe’nin etrafında, aşka tutulmuş pervaneler misali tavaf ederken “BismillâhiAllahu Ekber” diyerek tek büyüğün, mutlak kudretin kimde olduğunu ilan eder. Kevnî ayetlerin ihtişamına, kozmosun ilahî iradeye boyun eğişine, kâinattaki canlı-cansız bütün varlıkların zikrine ve kulluğuna şahitlik eder. Böylece şehadet, sadece sözle değil; bakışla, duruşla ve hayranlıkla da yaşanır.
Şehadet; örnek olma, işaret olma, rol model bir şahsiyet inşa etme anlamı da taşır. Şehit; inancın, kulluğun, ahlakın, ihlas ve samimiyetin ete kemiğe bürünmüş hâlidir. Şehitler, şehit olmadan önce de değerlerin şahitliğini hayatlarıyla ortaya koyan kimselerdir. Bu sebeple hayatını Allah’ı, insanı ve kâinatı şahit tutarak yaşayan kişi, ölüm şekline bakılmaksızın şehadet ufkuna taliptir.
Nitekim Uhud’da Peygamber safında yer aldığı hâlde niyeti bozuk olduğu için şehit sayılmayan Kuzman örneği, ölüm biçiminin tek başına belirleyici olmadığını gösterir. Buna karşılık Halid bin Velid gibi hayatını Allah yolunda mücadeleyle geçiren, fakat yatağında vefat eden nice büyük şahsiyet “şehid-i ekber” olarak anılmıştır. Bu iki örnek açıkça ortaya koyar ki şehadet, bir ölüm tarzı değil; olgun Müslümanın şahsiyet tarzıdır.
Kur’an’da Üç Şehadet Tablosu
Kur’an’da üç dikkat çekici şehadet örneği yer alır: Bireysel bir direniş, toplu bir iman şahadeti ve kitlesel bir kıyım.
İlki, Yâsînsûresinde anlatılan ve şehrin uzak ve gariban gettolarından soluk soluğa koşarak gelip “Sizden bir ücret istemeyen bu elçilere uyun” diyen Habib-i Neccar’dır. Şehit edildiği anda bile kavmi için “Keşke bilselerdi” diyebilecek bir merhamet yüreğine sahiptir. Onun şehadeti, bireysel bir imanın cesur ilanıdır.
İkinci örnek, sabah sihirbaz ve inkârcı iken, akşam vahyin hakikatine teslim olup şehadete yürüyen Firavun’un sihirbazlarıdır. Firavun’un “ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim” tehdidine karşı, “Sen ancak bu dünya hayatında hükmedebilirsin” diyerek bedenlerini feda eden bu müminler, ruhlarını ebedî özgürlüğe uğurlamışlardır.
Üçüncü tablo ise Bürûcsûresinde anlatılan Ashâb-ı Uhdûd hadisesidir. Sırf “Aziz ve Hamîd olan Allah’a iman ettikleri” için ateş dolu hendeklere atılan bir topluluk… Bu olay, kitlesel bir katliamın karşısında sarsılmayan bir iman şahadeti olarak tarihe kazınmıştır.
Tarihin Tekerrür Eden Tanıklığı
Kur’an’da anlatılan bu hadiseler, tarihin bir dönemine ait hatıralar değildir. Son yüzyılda da benzer tablolarla karşılaştık. İnsanları Rabbine davet ettiği için Kahire’de kurşunlara hedef olan Hasan el-Benna, adeta çağımızın Habîb-i Neccâr’ı oldu.
Yine modern zamanların Ashâb-ı Uhdûd’u sayılabilecek büyük trajediler, özellikle Gazze’de yaşanan soykırım, imanından dolayı bedel ödeyenlerin çağımızdaki şahadeti olarak hafızalara kazındı. Batılın, hakikatin şahitlerine karşı tavrı değişmedi; sadece zaman ve mekân değişti.
İslam’ın öncü ve önder şahsiyetlerinin itibarsızlaştırılması, alay ve istihza konusu yapılması ya da despot rejimlerin baskı ve katliamlarına maruz bırakılması; hak ile batıl mücadelesinin sürekliliğini göstermektedir. Ancak tarih göstermiştir ki hakikatin şahitleri ölmez; onların kanı, yeni dirilişlerin tohumu olur.
Sonuç olarak Şehadet, bir insanın nasıl öldüğüyle değil, nasıl yaşadığıyla anlam kazanır. Habîb-i Neccâr’ın bireysel cesareti, Firavun’un sihirbazlarının toplu direnişi ve Ashâb-ı Uhdûd’un iman uğruna verdiği bedel; şehadetin anlık bir kahramanlık değil, imanla örülmüş bir hayatın neticesi olduğunu gösterir.
Şehitlik; makamdan, güçten ve ölüm korkusundan bağımsız bir duruştur. Allah’ın rızasına uygun bir hayat yaşayan kimse, ölüm şekli ne olursa olsun şehadet ufkuna taliptir. Buna karşılık zahiren “kutsal” bir cephede bulunmak, eğer hayat Allah’ın rızasına uygun değilse kişiyi şehit kılmaz.
Netice itibariyle şehadet; ölümle başlayan değil, imanla başlayan bir yürüyüştür. Mümin için asıl mesele nasıl öleceği değil, hangi şahitlikle yaşayacağıdır.
