Hamburg’un ıslak, taş döşeli sokaklarına, akşamın alacakaranlığıyla birlikte incecik bir kar serpiliyor. Elbe Nehri’nin üzerinde, gemilerin loş ışıkları buğulu bir pusun içinde sallanıyor. Sanki bütün şehir, nemli ve soğuk bir battaniyeye bürünmüş. İşte tam böyle bir akşamda, Alster gölüne yakın bir sokakta, kat kat yalıtılmış, sıcacık bir evin penceresinden yayılan sarı ışığa yaklaşıyorum. İçerde, ekranın mavimsi aydınlığında toplanmış bir aile var. Ekranda, İstanbul’da çocukların kartopu oynadığı, burnu kıpkırmızı olmuş bir simitçinin tezgâhının buğusunu silmeye çalıştığı görüntüler… Dışarıda, tipik bir Kuzey Avrupa kışı hüküm sürerken, içeride, ekrandaki her kare, onların yüreğinde, ta Anadolu’dan getirdikleri közü harlıyor.

Frankfurt’ta, Köln’de, Berlin’de, Hamburg’da… Artık ilk kuşak neredeyse yok. O tahta bavullu, çelikten irade sahibi insanlar, yavaş yavaş tarihin tozlu sayfalarındaki fotoğraflara dönüştüler. Geride ise, Hamburg’un Wilhelmsburg’unda, St. Pauli’sinde, Berlin’in Kreuzberg’inde, adını her gün telaffuz etmekte zorlandıkları ama artık “ev” dedikleri mahallelerde yaşayan yeni kuşaklar kaldı. Üçüncü, dördüncü nesiller… Sayıları milyonlarla ifade ediliyor. Bu sayılar sadece istatistik değil; her biri, çözülmesi imkânsız duygusal denklemler, kırık ve tamir edilmiş hayaller, iki dil ve tek yürek demek.
.jpeg)
Ve bu yüreklerde hep aynı nakarat: Özlem. Bu özlem, sabahtan akşama açık kalan Türk televizyon kanallarının vızıltısında gizli. Uzaktaki bir memleket takımının gol sevincini, Hamburg’un bu ıssız kış akşamında komşu evlerden yükselen “gol!” nidalarında duyuyorsunuz. Avrupa’daki her Türk spor kulübü, sadece maç seyredilen bir yer değil, aynı zamanda kayıp vatanın bir kopyasını, dayanışma içinde yeniden inşa etme çabasıdır. Ekran, memleketle aralarındaki görünmez köprünün en sağlam ayağı.
.jpeg)
Özlem, ocak ayının bu kasvetli ortasında, ısıtılmış evlerde başlayan bir cümlede de kendini ele verir: “Bu yaz İzmir’e mi gidsek, yoksa Samsun’a mı?” Uçak bileti endişeleri, valizlere sığdırılamayacak kadar büyük hediye planları, deniz ve çam kokusu hayalleri… O iki-üç haftalık tatil, bir yıl boyunca çekilen “gurbet”in faizsiz bir karşılığı, ruhun şarj olduğu, bedenin ve dilin anavatan toprağında kendini bulduğu kısa bir mola. Bu planlar, Hamburg’un karanlık, yağmurlu bir gününde insanın yüzüne konan küçük bir güneş lekesi gibidir.

Elbette bu hikâyeler sadece özlem ve nostaljiden ibaret değil. Bu topraklardaki Türklerin hikâyesi, aynı zamanda inanılmaz bir direniş ve uyum öyküsüdür. İlk yılların o acılı “misafir işçi” günlerinden bugünlere… Şimdi baktığınızda, Hamburg’un ünlü belediye binasında, Berlin’in federal meclisinde, Hannover’in büyük fabrikalarının yönetim katlarında, Münih’in sanat galerilerinde onların çocukları, torunları var. Çift dilli, çift kültürlü, her iki dünyanın kodlarını çözmüş, “çift kanatlı” insanlar bunlar. Avrupa’nın bu soğuk ve disiplinli şehirlerini, Anadolu’nun sıcaklığı ve esnek zekâsıyla harmanlayarak, bambaşka bir sentez yarattılar.
.jpeg)
Fakat tüm bu başarının, bu yerleşik ve güvenli hayatın tam kalbinde, hafif ve inatçı bir sızı varlığını sürdürüyor. O sızı, memleket hasreti. Bu, anneannenin Gaziantep’teki avluda fırında pişirdiği etin kokusuna, dedenin Rize’deki çay bahçelerinde anlattığı hikâyelerin sesine, hiç görülmemiş bir akrabanın mezar taşına dokunma arzusuna duyulan özlem. Modern zamanların “gurbet”i bu; asla tam olarak iyileşmeyecek, ama aynı zamanda kişiyi besleyen, kim olduğunu hatırlatan bir iç mızrap.
Hamburg’da kar eriyip, Alster gölünün kenarındaki kafeler açıldığında, yüreklerdeki mevsim hep kış kalacak belki de. Çünkü bu yürekler, iki farklı iklimin arasında, birbirine zıt iki mevsimi aynı anda yaşıyor. Ama şundan eminler: Burada, Avrupa’nın bu kadim kentinde filizlenen her başarı, her yuva, Anadolu’dan getirdikleri o görünmez tohumların ürünü. Ve ekrandaki bir kar manzarası, milli takım formalarının parlak kırmızısı ya da yaz için yapılan o tatlı planlar, işte o kökleri, uzakta bile olsa, hep diri tutacak.
Artık onlar, Avrupa’nın hikâyesinin ayrılmaz bir parçası. Ve bu hikâyenin en dokunaklı, en insani sayfaları, Hamburg’un puslu, karlı bir kış akşamında, pencerelerden sızan ışıkların aydınlattığı yüzlerde, memleket türkülerini mırıldanan dudaklarda yazılı.
Abdullah Avcu
Hamburg, 19.01.2026
