Seydişehir... Toroslar'ın eteklerinde, Küpe Dağı'nın gölgesinde, güneşin ilk ışıklarıyla uyanan, madenci kasabasından çıkıp evlatlarına kanat takan o mübarek belde. İnsanı toprağı gibi bereketli, gönlü dağları kadar engin olan bu şehirde komşuluk hâlâ en eski zamanlardaki gibi sıcacıktır. Sokaklarında çocuk sesleri eksik olmaz, akşam ezanıyla birlikte çay kokuları yayılır mahallelere.
İşte böyle bir günde, Alaylar'da oturan Fatma Hanım, Ulukapı'daki can dostu Ayşe Hanım'ı ziyarete gider. Ellerinde börek, yüreğinde hasret... Kapı açılır açılmaz iki kadının hasret gideren kahkahaları duvarlardan taşar. Sohbet koyulaşır, börekler, kekler yenir. Çaylar yudumlanırken söz bir anda çocuklara, o büyütüp de dünyaya salıverdiğimiz can parçalarına gelir.
İşte tam o anda Ayşe Hanım'ın gözleri parlar — öyle bir parıltıdır ki bu, ancak evladıyla gurur duyan bir annenin gözlerinde görülür. Büyük oğlu okumuş, gece gündüz dememiş, imkânsızlıklarla boğuşmuş ama pes etmemiştir. Mühendis olmuş, hayalini kurduğu kapıyı aralamış, Türk Havacılık ve Uzay Sanayii'nde, yani TUSAŞ'ta işe başlamıştır.
TUSAŞ... Bu kelimeyi duyunca Fatma Hanım'ın da yüreği kıpırdar. Çünkü TUSAŞ bir sanayi kuruluşundan çok daha fazlasıdır. Bu toprakların gökyüzüyle buluştuğu, alın terinin asfaltı ıslattığı, çelik iradelerin uçaklara can verdiği yerdir orası. Yerli ve millî uçaklarımızın kanatlandığı, mühendislerimizin gözlerinin parladığı bir gurur abidesidir. Ülkemizin güvenliği, dünyanın barışıdır. Bir Seydişehirli gencin orada çalışıyor olması demek, Anadolu'nun bağrında yanan o kadim ateşin, mayasında var olan cevherin en güzel tezahürüdür.
Ayşe Hanım anlatır ama hiç böbürlenmez. Mütevazı olmanın önemini çok iyi bilmektedir. Mütevazı bir dille anlatır oğlunun azmini, sabahlara kadar ışığı yanan odasını, kütüphanede geçen yorgun ama huzurlu günlerini. "Ne emek verdik be Fatma," der sessizce, gözleri dalar uzaklara. "Şimdi göklerde bizim etimiz, kemiğimiz var."
Fatma Hanım sessizce dinler, arkadaşının gururuna ortak olur. Hiçbir şey demez, çünkü söze gerek yoktur. Bazen bir göz göze gelmek, başını onaylar gibi sallamak ve çaydan bir yudum daha almak yeterlidir. Çünkü bilir ki Seydişehir'de bir anne gurur duyuyorsa, aslında bütün bir kasaba gurur duyuyordur. Oğlunun başarısı sadece Ayşe Hanım'ın değil, bu taş toprak kokan şehrin her ferdinin alnına yazılmış bir şereftir.
O günün akşamında Fatma Hanım evine döndüğünde, bir yandan yemek hazırlarken bir yandan da düşünür: "Ne mutlu Ayşe'ye... Ne mutlu oğluna... Ne mutlu bu topraklarda yetişen her bir cevhere..."
Ve Seydişehir, Toroslar'ın gölgesinde usulca gülümser. Çünkü biliyor ki onun evlatları gökyüzünü fethetmeye devam edecek. Ve her başarıda, bir annenin gözleri yıldızlardan daha parlak bir ışıkla dolacak.
Abdullah Avcı
Seydişehir, 07.05.2026


