Anadolu da bir söz vardır, ?bir kahvenin kırk yıl hatırı olur? derler. Acaba bir gözün kaç yıl hatırı olur? İki gözün hatırı kaç yıl olması lazım? Diğer azaları düşünelim, el, ayak, göz, kulak, dil, dudak insan bunları hangi pazardan satın aldı ve kaç para ödedi? Hepsi bedelsiz, hiç birisi için bir ücret ödememiştir.
Şimdi gözlükçüden aldığı gözlük için bir miktar para ödeme yapılıyorsa, gözü veren bir şey istemez mi? Hâlbuki göz olmazsa gözlüğün en kıralı da bir işe yaramaz.
İnsanın azalarından biri arızalansa, doktora gider bir sürü masraf ederek tedavi olur. Ağzında bir dişi çürüse onu çıkartıp yerine sun-i bir diş taktırır, yine de aslı gibi olmaz. Buna rağmen doktora bir miktar para verir, hem de bin teşekkür eder. Hâlbuki bunlar insana ilk defa takılırken hiç bir masrafı olmamış, sancı da çekmemiştir.
Ey insan! Düşün, sen yoktun var edildin ve sen istemeden bu kadar aza ve âlete sahip oldun. Ey insan! Sen bu vücut nimetini giydin ve hayatı tattın, hayvan olmadın, taş, toprak olmadın. Hâlbuki dere kenarında bir ağaç olabilirdin, kışın kapıda karın üstünde bekçilik yapan bir hav hav olabilirdin, ama sen bunlardan hiçbiri olmadın. Bu olanların hepsi tesadüf müdür? Ey insan! En azından o hav havın sahibine gösterdiği sadakat kadar sen de seni yaratana sadakat göstermen gerekmez mi?
Hem ey Müslüman! O kadar nimetlerden sonra Allah, seni bir de İslamiyet nimetiyle tanıştırmış, dalâlette bırakmamış ve melekleri de ileri geçecek bir yolu sana göstermiştir. İnsanın hangi maksatla bu dünyaya gönderilmiş olduğunu anlamak için çok fazla uğraş vermesine gerek yoktur. Bunu hayvanla insanın dünyaya geliş farklarına baktığımız da açıkça görürüz. Çünkü hayvan dünyaya geldiği vakit, ya iki saatte, ya iki günde veya iki ayda, dünyadaki yaşam şartlarını öğrenir. Âdeta başka bir âlemde okumuş, mesleğinde ihtisas sahibi olmuş, diplomasını almış olarak dünyaya geliyor. Yani gönderiliyor.
İnsanın yirmi senede kazandığı becerileri yirmi günde serçe ve arı gibi bir hayvan tahsil eder, yani ona ilham olunur. Demek burada hayvanın asıl vazifesi ilim öğrenerek tekâmül etmek değildir ve marifet sahibi olarak terakki etmek ( yükselmek) değildir. Arı, bugün güzel bir tatlı türü ürettim, yarın bir de bal sirkesi geliştireyim diyemez. Âdem babanın zamanındaki arı bal yapardı, bugünkü de bal yapar. Yeni bir sistem geliştirme beceresi yoktur, ama insan öyle değildir.
İnsan ise dünyaya gelişinde her şeyi öğrenmeye muhtaç ve yaşam şartlarıyla ilgili hiçbir bilgiye sahip değil. Hatta yirmi senede tamamen dünyada yaşama kurallarını öğrenemiyor ve hayatının sonuna kadarda öğrenmeye muhtaçtır. ?İnsan bir iki senede ancak ayağa kalkabiliyor, on beş senede ancak zarar ve menfaatini fark eder. İnsanlar birbirinin yardımıyla ancak menfaatlerini elde edip ve zararlı şeylerden korunabilirler. Demek insanın bu dünyada asıl vazifesi; ilim öğrenerek tekâmül etmesi ve Allah?a kulluk yapmasıdır.
Binlerce ihtiyacından birisine bile elinin yetişemediği o ihtiyaçlarını Kadı-ül Hacat?a (bütün ihtiyaçları gideren) Allah?a aczini ve fakrını şefaatçi yapıp yalvarmaktır.
Demek insanı hayvanatın sultanı ve kumandanı makamına getiren onun ibadetlerdir.
Konumuzu Allah resulünün bir hadisini naklederek sona erdirelim:
İbn-i Mes?ud (ra) rivayetine göre, Allah Resulü (sav) şöyle buyuruyor:
?Allah?ın lütuf ve ihsanından isteyin! Çünkü Allah kendisinden istenilince hoşnut olur. En faziletli ibadet, (dua edip) sıkıntısının giderilmesini beklemektir.?( 1)
(1) Cem?u?l-Fevaid; Mütercim Naim Erdoğan, Büyük Hadis Külliyatı 9259; Tirmizi 3571;


