Sevgili dostlarım, aziz kardeşlerim ve ağabeylerim Kurban bayramınızı tebrik eder size ve sevdiklerinize bereketli olmasını dilerim! Dualarınıza ortak olmak dileğiyle!
Bediüzzaman ve Kürdistan Teali Cemiyeti
Mütareke dönemi Osmanlı ittihadı için zorlu yıllardı. Önünü görebilen yoktu. Şimdilerde unutulsa da Wilson prensipleri adıyla anılan beyanname, bütün uluslar için bir çıkış kapısı açmış durumdaydı. Her ulus öteden beri çoğunluk olarak yaşadıkları topraklarda kendi yönetimini kurma hakkına sahip olacaktı. Milli Mücadele dahil, bütün ulusal mücadeleler bu çerçevede yapıldı.
Doğuda Kıbrıs ve Paris anlaşmaları ile (1878) başlatılan bağımsız Ermenistan çalışmaları Cihan harbi sonrasında gerçekleşme yoluna girmişti. Bu sorunun birinci derecede muhatabı Vilayat-ı sittede meskun Kürdlerdi. Ermeni hakimiyeti altında yaşamak istemeyen Kürd önderleri İstanbul?da Kürdistan Teali Cemiyetini kurdular. (6 Kasım 1917 veya 30 Aralık 1918)
Cemiyetin çalışmaları Ferid Paşa hükümetinin dikkatini çekmiş, cemiyetle görüşme kararı alınmıştı. Ayrıca Kürt aşiret reislerine madalya ve ünvanlar verilecek, savaş yıllarında Konya ve Ankara?ya göç ettirilmiş Kürtlerin geri döndürülmeleri için tahsisat ayrılacaktı. (18 Haziran 1919)
Bu karar doğrultusunda Cemiyetin faal azaları Seyit Abdülkadir Efendi, gazeteci Mevlânâzade Rıfat ve Emin Ali Beyler, hükümet temsilcisi Bahriye Nazırı Avni Paşa, sabık Harbiye Nazırı Ahmed Abuk Paşa ve yine sabık Şeyhülislam Haydarî Efendi arasında iki ayrı görüşme gerçekleştirildi.
Bu görüşmede esas olarak bölgede birilerine özerklik verilecekse bu Ermenilere değil Kürdlere verilmeliydi. Zira sadrazam ?Paris Konferansı'nda Ermenilere geniş otonomi vereceğini açıklamış, Bu açıklama Kürtleri etkilemişti." (10 Temmuz 1919?da) Hükümetin bölgeyi kimseye bırakma niyeti yoktu. Elde başka seçenek kalmadığı durumda, son çare olarak Kürdler silahlandırılacaktı.
(Erol; Kurubaş, Başlangıçtan 1960?a Değin Kürt Sorununun Uluslararası Boyutu, Ümit Yayıncılık, Ankara, 1997, s.90-91; Kutlay, Naci. İttihat-ı Terakki ve Kürtler. Ankara: Beybun Yayınları, 1992, s.324; Göldaş, İsmail. Kürdistan Teali Cemiyeti. İstanbul: Doz Yayınları, 1991. s.108)
Cemiyetin esas itibarıyla Kürdler için özerklik istediği gizli değildi. Paris barış konferansına Şerif Paşa?nın Bogos Nubar ile birlikte verdikleri sözde Kürd Ermeni ittifakını deklare eden dilekçeden sonra Seyid Abdülkadir?in İkdam gazetesinde bir röportajı yayınlandı.
?Soru: Kürtler ve Türkler arasındaki bağlar konusundaki görüşleriniz nedir?
Cevap: Türkler bizim sevgili kardeşlerimiz ve dindaşlarımızdırlar. Müslümanlar olarak aramızda düşmanlık mümkün değildir. Biz sadece özgür gelişme hakkının bize verilmesini arzuluyoruz. Şerif Paşa ve Borgos Nubar arasında Türklere karşı bir anlaşmaya varıldığı iddiası tümüyle asılsızdır. Böylesi bir şey bizim tartışmalarımıza konu bile olamaz. Tüm bunlar belli amaçlar için yürütülen propogandaların sonuçlarıdır.
Soru: Kürt ulusunun gerçek talepleri nelerdir?
Cevap: Bugün Kürtlerin ikamet ettiği beş-altı vilayet vardır. Hükümet bu vilayetlere özerklik versin. Bizim açımızdan da, kendi seçtiğimiz adil ve dürüst insanlar vasıtasıyla gelişmemize imkan verilsin. Az önce belirttiğim gibi hiç bir şekilde Türklere karşı düşmanca hisler beslemiyoruz. Türkler de kurulacak özerk hükümetin yönetiminde bizimle birlikte yer alsınlar. (İkdam 27 Şubat 1920 )?
Seyid Abdülkadir?in bu tutumu cemiyet içindeki ayrılıkçı Kürdler tarafından reddedilecek, gelişen süreçte cemiyet parçalanarak etkinliğini kaybedecekti.
Bu girişten sonra asıl konumuza dönmek istiyorum. İddialara göre İmam Bediüzzaman, cemiyetin kurucuları arasında bulunmuş, kendilerini desteklemeleri için İngiliz ve Amerikalı yetkililerle görüşen heyetlerin arasında yer almıştır.
Bu iddiaların ilki şöyledir:
Kürdistan Teali Cemiyeti mensupları, Bediüzzaman Said-i Kürdi, Mustafa Paşa, Emin Ali Bedirhan ve diğer bazı Kürt önde gelenleri, 2 Ocak 1919 tarihinde İngiltere Yüksek Komiseri?ni ziyaret etmiştir. Heyet, Sivas, Ankara, Adana, Konya, Halep illerindeki nüfusun bir kısmının, Erzurum, Van, Bitlis, Harput, Diyarbakır ve Musul?daki nüfusun ezici çoğunluğunun Kürt olduğunu, bu bölgede bir Kürdistan devleti kurulması gerektiğini, Osmanlı sınırları içinde yaşayan diğer Kürdlerin azınlık haklarından yararlandırılması gerektiğini, ve Kürtlere İngiliz himayesi altında özerklik verilmesini istemiştir. (Erol; Kurubaş, s. 69-70)
İkinci iddia:
?Seyit Abdülkadir, Emin Ali Bedirhan, Şükrü Mehmet ile birlikte İstanbul?daki Amerikan komiserliğine giden Said-i Kürdi, burada Kürdistan üzerine yetkililer ile sert tartışmalara girişir. Kürdistan haritasını gösterdiği bir sırada, Amerikan komiseri ona dönerek: ?Bu bölgenin çoğunluğu üzerinde Ermenistan devleti kurulmaya karar verilmiştir? demesi üzerine, Said-i Kürdi su karşılığı verir: ?Kürdistan eğer deniz sahilinde olsaydı dritnautlarınızla (bir savas gemisi) ile belki bu kararı uygulayabilirdiniz. Fakat Kürdistan dağlarına dritnautlarınız çıkamaz. Bu kararınız da uygulanamaz? (Zınar Silopi, ?Kadri Cemil Paşa? Doza Kürdistan. Ankara, 1991)
Yukarıdaki iddiaları ayrıntıları ile ele almadan önce, ben şahsen Kürdlerin bu dönemdeki çalışmalarını yadırgamadığımı belirtmeliyim. Bütün bu iddiaların doğru olması durumunda bile Üstadımın mesleğinden en ufak bir şüphe ve tereddüt duymuyorum.
Ancak bu iddialar tamamen gerçek dışıdır. Bu noktada Kürd kardeşlerimize şunu hatırlatmalıyım. Eğer yalan tarihten bir fayda görülseydi Kemalistler görürdü. Rejimin bütün imkanlarını kullanarak uydurdukları hiçbir yalan onlara fayda vermedi. Aynı yola şimdi Kürdlerin girmesi kime ne kazandırır.
Kürdistan Teali Cemiyeti?nin kuruluş tarihi nizamnamenin 33. maddesinde şöyle verilir.
?Madde 33 - İşbu nizamname-i dahili; cemiyetin tarih-i teşekkülü olan 6 Teşrin-i sani 333 tarihinden itibaren Hey?et-i İdare tarafından ittihaz edilen kaffe-i mukarrerata da şamildir.? Bu tarih miladi takvimle 6 Kasım 1917 eder.
Oysa bu günlerde Bediüzzaman esaret yolculuğundan dönmemiştir. İstanbul?a dönüşü Tanin gazetesinin haberine göre 25.06.1918 tarihidir. Esir olan ve İstanbul?da bulunmayan bir insanın cemiyet kurucusu olamayacağı açıktır.
Gerçi cemiyet kendisini 30 Aralık 1918?den sonra duyurmuştur. Ancak Üstad?ın esaret dönüşü İstanbul hayatı yeterince bilinmektedir. Kısaca göz atmak gerekirse:
***
Bediüzzaman İstanbul?a gelir gelmez, Harbiye Nezareti kendisine bir ?Harb Madalyası? 150 altın lira ikramiye verir. (M. Latif Salihoğlu, Kürt Teali iftirasına ilmî bir cevap, 21-4-2010, Sorularla Risale) Şeyhülislam?ın takdiri ile Mahreç payesi verilir ve ?Darü?l-Hikmeti?l-İslamiye?ye aza yapılır.
Bu günlerde onu Eski Said?den yeni Said?e çeviren ruhî gelişimi yaşamaktadır, bu yüzden sık sık izin almak zorunda kalır, içtimaî hayattan uzaklaşır, tabir caiz ise yaşadığı ruh fırtınasını İhtiyarlar Leması ve 23. Sözün muhtelif bahislerinde anlatır. Yine bu dönemde ilmi, imani ve tefekküri manada irili ufaklı 27 eser telif eder, bunların basımı ile ilgilenir. (Badıllı Mufassal Tarihçe-i Hayat, c I. 439-449)
Hilal-i Ahdar Cemiyeti?nin (Yeşilay?ın ) kurucuları arasında yer alır. 5 Mart 1920, 11 Nisan 1920?de Şeyhülislam Dürrizade Abdullah Efendinin Kuva?yı Milliye aleyhindeki fetvasını geçersiz ilan eden bir fetva neşreder. ?İşgal altındaki bir memlekette, İngilizlerin emri ve tazyiki altında bulunan bir idarenin ve ona bağlı meşihatın fetvası mualleldir (geçersizdir).? (Eşref Edip; Risale-i Nur Hakkında İlmi Bir Tahlil, s.71)
16 Şubat 1920 tarihinde İngilizler, İstanbul?u işgal eder Bediüzzaman, Hutuvat-ı Sitte isimli eserini neşreder.
Sözün burasında şunu ifade temek mübalağa olmaz Türk tarihi içerisinde İngiliz siyaseti aleyhinde bu kadar ağır ikinci bir eserin yazıldığı vaki değildir. Bu eseri yazan bir insanın, İngiliz Yüksek Komiserliği?nden himaye istediğini ileri sürmek akıllara ziyan bir iddiadır.
Görüldüğü gibi Üstad, Osmanlı resmî çevreleri ile ilişkilerini koparmamıştır. Bu dönemi anlatan eserlerinin en önemlileri sayılan Rüya?da Bir Hitabe ve Rüyanın Zeyli gibi eserlerine bakıldığında bütün ruhu ile ittihad-ı İslama bağlı olduğu ve bunun Osmanlı ittihadı çerçevesinde gerçekleşeceğine inandığını kutsi bir müjde olarak verdiğini görürüz.
Üstad?ın Kürt Teali Cemiyetine üye olduğuna dair iddialar, Zınar Sılopi (Kadri Cemil Paşa), Doza Kürdistan, Ankara 1991, isimli esere dayanmaktadır. Bu iddiayı gündeme alan Oğuz Aytepe Tarih ve Toplum dergisinin Haziran 1998 tarihli 174. sayısında ?Kürdistan Teali Cemiyeti? başlıklı yazıda Üstad?ı kurucular listesine dahil eder. Bu iddia yukarıda verdiğimiz Amerikan heyeti ile yapılan görüşme iddiasıdır. Tercüme ve sadeleştirme yoluyla yayınlanan bu eser, nihayet bir hatıradan ibarettir. Ancak bir hatıra değeri vardır. Bu bilginin kaynak olma değeri tartışmalara açıktır. (M. Latif Salihoğlu, Kürt Teali iftirasına ilmî bir cevap, 21-4-2010, Sorularla Risale)
?Kürdistan Teali Cemiyeti? üzerindeki en kapsamlı çalışmayı yapan Göldaş?ın eserinde 167 kişilik KTC kurucular listesinde Bediüzzaman adı yoktur. Göldaş, böyle bir iddiada bulunmamış, Üstadın duruşunu ?Ben, milliyetimizi (yalnız) İslamiyet bilirim? vecizesiyle özetlemiştir.
Türkiye?de siyasi kurumlar üzerinde en kapsamlı araştırmayı yapan Tarık Zafer Tunaya, İttihad ve Terakki Cemiyeti, İttihad-ı Muhammedi, Ahrarlar, Hürriyet ve İtilaf, İslam Teali Cemiyeti ve Kürt Teali Cemiyeti üzerinde yaptığı çalışmaları ?Türkiyede Siyasi Partiler? ismiyle büyük boy iki cilt halinde toplamıştır. Tunaya, bu eserinde KTC kurucusu ve üyeleriyle ilgili yapılmış çalışmaların hiçbirinde güvenilir derecede bir kaynağa ulaşılamadığını itiraf etmiştir. ( Tunaya, Tarık Zafer. Türkiye?de Siyasal Partiler (I-II). İstanbul, Hürriyet Vakfı Yayınları, 1986.)
Şeyh Said hadisesinde Diyarbakır?da kurulan Şark İstiklal mahkemesi Kürdistan Teali Cemiyetinin isyanla ilgisini araştırmış, bu çerçevede tutuklanan şahıslara Bediüzzaman?ın ne fikirde ve ne meslekte olduğu özellikle sorulmuş, ancak aleyhte bir delil ortaya konulmamıştır. (Vakit Gazetesi, 19 Mayıs 1925)
Bu konuda bir çok araştırmacıyı yanıltan, -yada kasıtlı olarak yanlış beyanda bulunmalarına sebep olan- isim benzerliğidir. İsmail Göldaş?ın yayınladığı listede görülen Said Molla ve Molla Said Efendi bilinçli-bilinçsiz şekilde Üstad ile karıştırılmıştır.
Bu iki isimden Said Molla, Milli Mücadele aleyhinde 1918-1921 arasında İstanbul Gazetesi?ni yayınladı, Hürriyet ve İtilaf Partisi?ne kurucu üye olarak katıldı. 1924?te ?Yüzellilikler? listesine alındı ve 1927?de vatandaşlıktan çıkarıldı.
Molla Said Efendi, ?Hacı Molla Said Efendi (Medine eski Müftüsü)? olarak geçmektedir. Bu zat hakkında henüz bir bilgi elde edilemedi.
Üstad 1908?deki bazı küçük yazılarının altına Molla Said imzasını atmıştır. Bunun dışında bütün yazılarını Bediüzzaman olarak imzalamıştır. Özellikle 1912 yılı sonrasında herhangi bir resmi evrakı Molla Said ibaresi ile imzalaması söz konusu değildir. (Elimizde bunu gösteren çok sayıda klişe var)
Yukarıdaki bilgileri toparlarsak Üstad?ın bu cemiyete üyeliği isbat edilememiştir. Kendi eserlerine dönülecek olursa böyle bir iddia ona yapılmış bir iftira olur. Hal böyle iken bu mübarek günlerde benim bu sevimsiz konuya girişim, geçen hafta ele aldığım çalışmaya karşı yönelttiğim tenkitlerin tahammülsüzlükten kaynaklanmadığına işaret etmek içindir.
Zaman İçinde Bediüzzaman yazarı Üstad?ı cemiyetin etkin bir üyesi göstermiş, bununla da yetinmeyerek Üstad?a bir de özerklik anlaşması imzalatmış. (s. 246-247)
Adı geçen anlaşmanın tarihi verilmemiş, ancak cemiyetin (KTC), Ferid Paşa hükümeti ile yaptığı görüşmelere katılan isimler arasında Üstadın isminin geçmediği yukarıda verilmişti. Böyle bir anlaşma yapıldı ise imzalar arasında sayılan Said isminin, cemiyet üyeleri arasında sayılan Said?lerden hangisine ait olduğu kesinlikle belirsizdir. Ama bu Said, Bediüzzaman değildir. Yazar üç kişiden biri Bediüzzaman?dır derken, belge çevirisinde sadece Said ismi verilmiş.
Üstad imzasını açıkça Bediüzzaman olarak atar, diğer isimlerini bu ünvanın sonuna eklerdi.
Vakit geçti konu uzadı. Tekrar bayramınızı tebrik ederim.
Aziz abi, dostun attığı gül yaralar. Kerim olmaktan önce adil olmalıdır. Hislerimiz aklımızın önüne geçerse yolumuzu şaşarız. Üstad hakkında yapılan bütün çalışmaları ruh u canımızla destekliyoruz. Ama üstadın hayatının, kasıtlı olarak çarpıtılması, hiç kimseye bir şey kazandırmaz. Yarınki nesillerin sorumluluğu bizim üzerimizde değil mi?


