25 Nisan 2026, Cumartesi
09:25
23.07.2025
Manşet Altı Reklam
Cenab-ı Hak, Kur?an-ı Kerim?de şöyle buyuruyor:   ?Biz emaneti göklere, yere, dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten kaçındılar. Zira sorumluluğundan korktular, ama onu insan yüklendi.? (1)   Emanetten maksat, Allah?ın emir ve yasaklarıdır. Göklerin ve yerin tahammülünden çekinip korktuğu emanetin, pek çok yönü vardır. Onlarda biri de ene tabiriyle söylenir.  Evet ene, Âdem (asm) zamanından beri, insanlık âleminin etrafına dal budak salmış nurani bir tûbâ ağacı ile, müthiş bir zakkum ağacının çekirdeğidir.
Bu derin hakikati anlamak ve anlatmak kolay bir iş değildir. Eğer onun hakikî mahiyeti ve yaradılış sırrı bilinmezse; kendisi açılmadığı gibi, kâinatın kapıları dahi açılmaz.
 Bu kâinatı yaratan Allah, insanın eline emanet olarak, kendi isimlerinin hazinelerini keşfi etmek için ene?yi vermiştir. Ene Rabbimizin hazinelerini keşif eden bir anahtar olduğu gibi, kâinatta anlaşılması zor meseleleri çözüme kavuşturan hayret verici bir anahtar olarak da bakılabilir. Şu kâinatı yaratan Rabbimizin, terbiye ve idare etme kurallarını, anlamak ve işlerini kavramak için de bir kıyaslama vasıtadır. Fakat bir kıyaslama yaparken, kıyasladığımız o şeyin hakikaten mevcut olması şart değildir. Mühendislik ilminde hakikatte olmadığı halde hayalen çekilen hatlar gibi, farz ederek kıyaslama yapılabilir.
Başka türlü imkânsızdır. Çünkü mahiyeti ne olduğu anlaşılmayan eni uzunu bilinmeyen sınırsız bir şeye şekil verilmez.
 Meselâ: Gece olmasa hep gündüz olsa daimî bir güneş tarif edilemez. Ne vakit hakikî veya hayli bir karanlık ile bir gece yapılsa, o gündüz tarif edilebilir.  
 İşte Cenab-ı Hakk?ın ilim ve kudret, Hakîm ve Rahîm gibi sıfat ve isimleri hudutsuz olduğu için; ne oldukları bilinemez ve hissedilemez. Çünkü bizim her şeyimiz sınırlıdır, sınırlı bir varlık bütün isim ve sıfatlarıyla sınırsız olan Allah?ı tanıyamaz. Öyle ise Allah?ı isim ve sıfatlarıyla tanıyabilmemiz için, farazî ve hayali bir hattı çizmek lâzım gelir. O da Allah?ın insan bahşettiği ene ile yapılabilir. Ene kendinde olmayan bir ulûhiyet ve sahiplenme, bir kudret, bir ilim tasavvur ederek bir sınır çizer. Buraya kadar benim, ondan sonrası onundur diye bir taksimat yapar. Meselâ: ben beş altı nüfusun ihtiyacını karşılıyorum. Benim Hâlık?ım yaratmış olduğu bütün nüfusların ihtiyacını karşılıyor.     
Böylece mahlûkatı terbiye eden Allah?ın ?Rap? ismini tanımaya çalışır. Ben kendi imkânlarımla yirmi beş otuz kişiye, ziyafet veriyorum. Allah ise bütün mahlûkata daimi olarak ziyafet veriyor. Ben bu evi yaptım, tavanına bu lambayı astım. Cenab-ı Hak da şu dünya evini yapmış, tavanına güneş lambasını asmıştır. Onun lambası benim lambamdan ne kadar büyükse, kendiside o kadar benden büyüktür der, böylece Rabbini tanımaya çalışır. Onun büyüklüğü karşısında bel kırar boyun büker secdeye gider.
Bir örnek daha verip konumuzu toparlamaya çalışalım.
Bir ayna farz ediyoruz, o aynayı güzel bir bahçeye tutsak, ayna içinde bahçeyi görürüz. Hakikatte bahçe aynanın değildir, ayna onu sahiplenemez. İnsan da, benim dediği şeylerin hiçbirini sahiplenemez, çünkü hiç biri onun değildir. Allah?a ait şeyleri insandan alsak, insanın kendisinde ne kalır? İnsan bu baş benim, bu göz, kulak, el, ayak, dil, dudak benim istediğimi yaparım diyemez. Çünkü bunların hiç birine bir bedel ödememiştir. Buları ona veren, onlarla kendini tanıtmak için vermiştir.
Evet, Allah çalıya üzüm, oduna elma yaptırır, ama insan odundan yapsa yapsa sunta yapar. Oda suyu gördü mü maşallah işi biter. Kaynaklar:
(1)        Ahzâb sûresi, 33/72:
ICERIK_ARASI Reklam Alanı
Etiketler: #yazilar
SOL1 Reklam Alanı

YAZARIN DİĞER MAKALELERİ

Mobil Üst Reklam
ALT1 Reklam Alanı