Allah Resulünün (sav) şefkat peygamberi oluşunun anlatılmasından rahatsız olan ehli îtizâl meşrepler diyorlar ki;
“Allah Resulünün (sav) şefkat peygamberi olduğunu anlatmak adeta sevgi peygamberi yapmak onun diğer savaşçı olan yönünü, küfre karşı dik duruşunu perdelemektedir. Peygamberin asıl anlatılması lazım gelen yönü onun nasıl bir savaşçı olduğu tağutlara karşı vermiş olduğu mücadelesi küfre karşı dik duruşu anlatılması lazımdır.”
Bu adamların niyetini bilmiyoruz! Fakat her zamanın bir hükmünün bulunduğunu ya düşünmüyorlar veya düşünmek istemiyorlar.
Kış gününde yazlık elbise giyen birisini görseler, her halde bu adamın aklından zoru var derler. Bu vaziyette o adamın hastalanması kaçınılmazdır.
Eğer Hz. peygamber Medine devrinde uyguladıklarını Mekke’ devrinde uygulamaya koysaydı, İslamiyet başlamadan biterdi. Çünkü o gün Müşrikler, güç bakımından her türlü imkâna sahiptiler.
O dönemde Hz. Peygamber dik durması halinde Âdetullah kanunlarına göre başarılı olması mümkün değildir. Çünkü Hz. Peygamber güç bakımından her türlü imkândan mahrumdu. Cenab-ı Hak akla kapı açar fakat iradeyi elden almaz. Müslüman olmak isteyenler zorla değil, kendi iradeleriyle Müslüman olmaları lazımdır. O nedenle Allah Resulü (sav) Mekke döneminde herkese şefkatle yaklaşmış, Medine döneminde ise zalimlere hak ettikleri cevabı vermiştir.
Burada şu açıklamayı yapmakta fayda mülahaza ediyorum: Hz. Kur’an-ı en iyi anlayan Hz. Peygamberdir ve onun en iyi yorumcusu yine odur (asm). Öyleyse biz onu tanıyacağız. Onu tanımadan Kur’an-ı anlayamayız, nerede nasıl davranacağımızı da bilemeyiz.
Allah Resulünün (sav) peygamberliği döneminde iki devresi vardır.
Bir:
-Mekke devri.
İki:
-Medine devri.
Kur’an’ın metoduna göre Mekke devrinde yapılan tecavüzlere karşı kuvvetle mukabele etmeye izin yoktur. Çünkü düşman dâhildedir.
Dâhildeki cihat şekli başkadır, hariçteki cihat şekli başkadır. Dâhilde cihat silahla olmaz, eğer düşman dışarıda olursa o zaman ona karşı dik durulur ve kuvvetle mukabele edilir. O düşmanın malı ve çoluk-çocuğu da ganimet hükmüne geçer.
Ama dâhildeki hareket müspet bir şekilde manevî tahribata karşı, manevî ve ihlâs ile hareket etmektir. Onlar her türlü zorbalığı yapacaklar fakat peygamber sabredecek. Fiziki müdahalede bulunmayacak.
Allah, Resulüne Kur’an-ı Kerim’de şöyle tavsiyede bulunuyor:
فَاصْبِرْ لِحُكْمِ رَبِّكَ وَلَا تَكُن كَصَاحِبِ الْحُوتِ
“Sen Rabbinin hükmünü sabırla bekle ve balığın yoldaşı olan zat gibi olma! Hani o (ümmetini kendi haline terk edip gitmişti ya”! ) Yani sen de Yunus gibi olma. O Rabbinden izin almadan kavmini terk etti, başına gelmedik kalmadı.
Mekke’de Allah Resulünün (sav) arkadaşları, akıl almaz işkenceler altında inim inim inliyorlardı. O buna karşı ümmetine sabır tavsiye ediyordu. O dönemde Allah Resulünün (sav) arkadaşları kızgın kumlar üzerine yatırılıp, üstlerine kayalar koyularak işkence edilirken, Sümeyye validemizin kocası Yasir ile birlikte Ebu Cehil tarafından işkencelere maruz bırakılıp parça parça edilerek öldürülürken, peygamber dik durmamış ve ashabına da sabır tavsiye etmiştir. Taif’te taşlanırken bile dönüp onlara Allah belanızı versin dememiş.
Namazda secdede iken boynuna devenin işkembesini koyanlara da Allah belanızı versin dememiş.
Pekiyi neden dememiş? Çünkü peygamber kendi başına iş yapmıyor da ondan! Allah emrediyor o’da yapıyor. Mekke’de halim ve selim olacak, hiddet ve şiddet göstermeyecek. Sonra büyük fetihlerin altına imza atan büyük sahabeler o gün müşriklerin safında yer alıyorlardı.
Hudeybiye antlaşmasında kâfir karşısına dikilecek ve “Ben ne dersem bu anlaşma öyle yazılacak” diyor. Peygamber (asm) da onlar karşısında dik durmuyor ve “Sen nasıl istersen öyle yazılsın” diyor.
Allah resulü (sav) Müslümanların zalimler karşısında dik durabilecekleri gün gelene kadar, herkese şefkatle yaklaşmış ve öyle de devam etmiştir. Kendisinin şefkat peygamberi olduğunu, sevgi peygamberi olduğunu göstermiştir.
Şimdi başımızı kaldırıp bir bakalım, Müslümanlar hangi safhada bulunuyorlar? Zalimler karşısında dik durabiliyorlar mı? Bir kaç milyon İsrail, iki milyara yakın İslam âlemiyle dalga geçiyor, kimsenin gıgı çıkmıyor. Daha doğrusu çıkaramıyorlar. Demek şimdi peygamberin Mekke’deki duruşu nazara verilmesi lazımdır. Önce onun şefkat ve merhametini anlatmak, insanlara Allah’ın Resulünü sevdirmek ve onun (asm) etrafında insanları halkalandırmak lazımdır. Müslümanları zalimler karşısında dik durabilecek duruma getirmek lazımdır. Diyanet insanları bir araya getirip onu anlatmıştır.
Müslümanlar, Medine’ye hicret ettikten sonra kefere ve fecereye karşı dik durma gücüne kavuşunca Allah Resulü (sav) o zalimler karşısında nasıl dik durduğunu, nasıl o tağutların canını cehenneme gönderdiğini Ebucehil, Ebuleheb, Übey bin Halef ve saire gibi meşhur büyük kâfirlerin karşısında dik durmuş ve onların canını cehenneme göndermiştir.
Allah Resulü (sav) Efendimizin büyük kâfirlerin karşısında dik duruşunun anlatılmasını isteyenler, Müslümanları büyük kâfirler karşısında dik durabilecek hale getirmeleri lazım!
Demek Allah Resulü (sav) kâinattaki cari olan âdetullah kanunlarını göz ardı etmemiştir. Peygamberimiz, Mucizelerinin ve bir kısım özelliklerinin dışında, Tüm işlerinde, hâl ve hareketlerinde sıradan bir insan gibi, âdet-i İlahiyeye kevni kanunlara harfiyen uymuştur. Ümmetine umum harekâtıyla dahi imam olduğunu göstermek için. Harbe giderken zırh giyerdi, o’da bizim gibi, soğuktan, sıcaktan rahatsız olurdu. Ona her bir ahval ve etvarında dahi harikulade bir vaziyet verilmemiştir. Eğer her etvarında harikulade olsa idi, bizzat her cihetçe ümmetine imam olamazdı. Herkese mürşidi mutlak olamazdı. Bütün ahvaliyle Rahmeten lil-âlemîn olamazdı.
Böyle ehli îtizâl meşrepler iki kısımdır.
Birinci kısım, ikinci kısmın cazibesine takılan saf, temiz, dinde hassas fakat muhâkeme-i akliyede noksan kimselerdir.
İkinci kısım ise, Yahudi asıllı Abdullah İbn-i Sebe gibi, Müslümanların iki yakasının bir araya gelmesini istemeyen kimselerdir.
Hz. peygamberin savaşçı yönlerinin anlatılmasını isteyen adam, dirayetli büyük bir âlim olabilir. Hatta değil Hz. Kur’an’ın ayetlerinin manasını bilmek, bir harfin kaç manaya geldiğini de bilebilirler. Ama bu hal onların cehaletten kurtulmalarına yetmez. Çünkü yukarıda bahis ettiğimiz kuralları göz ardı ediyorlar.
Maksadımız, bu yazıyı kaleme almamıza sebep olanları tenkit etmek değil, saf temiz Müslümanları onların yanıltmasından kurtarmak içindir.
Aslında Müslümanların birbirini tenkit etmesi, birinin diğerine karşı üstünlük ya da bilginlik taslayarak onun gıpta damarını tahrik etmesi kabul edilebilir bir şey değildir. Bu durumdan en çok istifada edenler, Müslümanların dışında kalanlardır! Çünkü bir Müslüman diğer bir Müslüman’ın eli ayağı gözü kulağı gibidir. Nasıl insanın bir eli diğer eline rekabet etmez, bir gözü diğer gözünü tenkit etmez, dili kulağına itiraz etmez, kalp ruhun ayıbını görmez. Bilakis birbirinin noksanını ikmal eder, kusurunu örter, ihtiyacına yardım eder, vazifesine muavenet eder; yoksa o insan söner, ruhu kaçar, cismi de dağılır.
Burada bir misal vereyim:
Bir fabrikanın çarkları birbiriyle rekabetkârane uğraşmaz. Birbirinin önüne geçip şöyle veya böyle yapacaksın demez. Birbirinin kusurunu görerek tenkit edip çalışma şevklerini kırıp tembelliğe uğratmaz. Aksine bütün becerileriyle birbirinin hareketini umumî maksada yöneltir. Hakikî bir ittifak ve dayanışma ile yapılış gayelerine yürürler. Eğer zerre miktarı bir taarruz, bir tahakküm karışsa; o fabrikayı karıştıracak, neticesiz bırakacak. Fabrika sahibi de o fabrikayı kırıp dağıtacak. İşte bu nedenle onlar âlim de olsalar cahil sayılırlar.