Ne zamandır beni annem çağırıyor! onun çağrısına en güzel cevabı bu gece verebileceğimi düşünüyorum!
Henüz yaşım küçüktü, ama evdeki kavganın sebebini anlayabilecek kadar aklım yerindeydi. Büyük aile parçalanmış, annem bir komşu olabilmek için asgari şartları yerine getirmeye çalışıyordu. Babam komşu köye gitmeli, en azından bir horoz bir tavuk alıp gelmeliydi. Babam her söylenen lafı dinlemezdi. Daha çok küçükken vurgun yemişti. Annesini erken yaşlarda kaybettiği için dünyalığa pek önem vermez, önemli bir ihtiyaç karşısında “ben ceylan gözlü anamın yokluğuna dayandım” der elini sallar geçerdi.
Ama bu sefer bunu yapamayacaktı. Anam ısrarlıydı. Sabah çıkan büyük kavganın ardından, babam sessizce evden ayrıldı. Aradan üç beş saat geçtimi bilmiyorum! Hayret “elinde iri, iki sarı tavukla çıka geldi. Komşu köye gitmiş, muhtemelen borç ile iki tavuk alıp gelmişti.
Annemin hayalleri sevinçlerinden daha büyüktü. İlk planda ilk doğan 12 yumurta ile tavuğun birini kuluçkaya yatıracaktı. Tavuğun kuluç olması için muska mı yazılması gerekti acaba! Ya sonra! “ günde iki yumurtadan bir ayda en az 20- 25 yumurtamız olacaktı! Bunların ikisi ile “elindeki sepetle köy içinde, iki yumurtaya bir deste kiprit satan Sofu Ramazan Dede’den kiprit, ikinci iki yumurtaya bir kalıp sabun alacaktı. Okul başlayınca sabahları aç gitmeyecektim. İki yumurta pişirecek, biri babamın azığına diğeri benim siyah önlüğün cebine konacaktı!
Her şeyden önemlisi sabahları ocağı yakmak için komşunun bacasından duman tütmesini beklemeyecektik! Öyleydi! Komşu ocağını yakmışsa evde kiprit israf edilmezdi. Ocağın yanında hazır duran teneke parçasını alınır komşuya ateş almaya gidilirdi! Gerçi ben ikinci annem olan canım ninem bitli ayşa neneme gitmek için çok önemli bahanemi kaybedecektim! Ama olsun hayallerimiz daha önemliydi!
Evimizin kapısı, alt katta bulunan ahırın toprak damına açılırdı. Her sabah annem büyük bir zevkle o ikicik tavuğuna yem atardı. Her iki tavuğa da iki ayrı isim koymuştu bile! Mutlu gün gelmişti. Bir sabah ezan sesi ile kalkmış, akşamdan cennet miski gibi kokan alın teri ile yoğrulmuş mayalı hamurdan sımsıcak ekmekler pişirmişti. Ocakta kıpkızıl meşe kömürü yığılmıştı. Kutsal bir tören yapar gibi beni ve babamı erkenden uyandırdı. Kıpkızıl korlar üzerindeki siyah tava hala gözümün önünde. Dolu dolu bir kaşık tereyağı koydu tavaya! Ardından ilk doğan iki yumurtayı getirdi. Bereket duaları ve besmele ile yumurtaları kaynayan yağın üzerine kırdı. Ortalığı mis gibi yumurta kokusu kaplamıştı.
Ah anacığım! “ Sokul yavrum sofraya, nimete yakın olan Allah’a yakın olur!” dedi. Elime bir lokma ekmek tutuşturup “besmeleyle al! Niyeti şifa de! Peygamberimiz öyle dermiş! İlk yediğin bir nimeti şifa niyeti ile yiyeceksin!”
Aynen öyle yaptım, babam da annem de öyle yaptılar! Ne zaman mevsimin yeni çıkan bir nimetini görsem anamın bu dersini hatırlarım! Ve yıllardır her kırdığım yumurtada o tadı bir daha bulacak mıyım diye beklerim! Heyhat!
Çok geçmedi yumurta sayısı 12 oldu! Bu on iki yumurta ile 12 ayrı komşunun kapısına gitti! Yumurtaları komşunun o gün doğan bir yumurtası ile değiştirdi. Hayır dualarını aldı. Binbir besmele ile yumurtalar kuluçkaya konuldu! Bu günlerde harman mevsimi yakındı. Ekinler toparlanıp harman yerleri şenlenmeye başlarken, bizim evin yeni misafirleri dünyaya geldi. Annem sevinçten uçuyordu! Bereketli kadındı. 12 yavrum oldu diyor öylece seviniyordu. Kısacık tüyleri içinde titreşen yavrucukları şefkatla kucağına basıp ayrı ayrı öperken gözlerinden akan sevinç görülmeye değerdi.
Hemen harman yerine taşınmalıydık. Zira evde onlara bakacak kimse yoktu. Ayak altında kalmayacak bir köşeye onlar için küçük bir kümes yapıldı. Ben kırlara kağnı ile ekin taşımaya gitmediğim için sabah akşam yavruları kümese katıp çıkarmak benim işimdi.
Tam yerini bulmuşlardı, kümesin hemen yanında köy hendeği akar, su eksik kalmazdı, harman yerinin hemen kenarında geniş çayırlıklarda her türlü börtü böcek olurdu. Harman yerine yığılmış buğday arpa yulaf destelerini hesaba katmaya bile gerek yoktu!
Benim için de durum aynıydı. Harman yerimiz köyümüzün bir cennet bahçesi sayılan boğazın en güzel yerindeydi. Geceleri harman yerinde yatardım. Yeni mahsül saman, sıcacık tertemiz olurdu! Başımız ve boynumuza bir tülbent sarar samanın içine gömülürdük!
“Sırt üstü uzanmışım gök yüzü masmavi, yıldızlar üzerime dökülecek kadar yakın, dışarısı serin ana kucağı gibi saran samanın sıcaklığı! Annem, babam, dedem, ninem hepsi bir başka köşede, kulakları seste! Lodos çıkarsa kaçırmamalı, düven yerinde biriken tınazın savrulması gerekir! Sabaha yakın bir ses ! ansızın çıkıveren rüzgarı birbirine haber veren komşuların sesi bu! Mehmed ağa kalkın lodos başladı!”
Rüzgarın sesi bir müjde gibi gelir! Ay ışığgı ortalığı tamamen aydınlatmıştır. Eli dirgen tutan herkes tınazın başına toplanmış, bir curcuna kopmuş çoktan! Ben o sıcaklığı terk etmeye niyetli değilim! Dinliyorum sadece! Hay hay sesleri arasında savrulan saman arasından birbiri ile çarpışarak yere düşen buğdayların çıkardığı ses rüzgara karışmış! Bu besteyi tamamlayan bir şey daha var! Eğer gönlünü kaptırdığın oralarda bir yerdeyse! Dünya çoktan değişip gitmiştir! Bütün bu seslerin arasında aradığın onun soluğu olur! Böyle bir gecenin sabahı hiç gelmesin! Hiç güneş doğmasın üstümüze!
Kim bilir belki teknoloji ilerler kayıp sesleri bulurlar ilerde! Şimdiden vasiyetim olsun! O sesleri arayıp bulun boğazın harman yerinde! Dünyanın en mesut, en tatlı hayallerini ve seslerini bulacağınızdan emin olabilirsiniz!
Yine de sabah olur! Her zamanki gibi ilk işim yavruların kümesine koşmak olur! Yavru dedimse de artık büyüdüler! Onca nimetin içinde böyle olması normaldi! Bir ay içinde annelerinin boylarına neredeyse yaklaştılar! Her gören tebrik ediyor! Komşular gelip geçerken beni onurlandırıyorlar! Hatta harmanın bir köşesinde özel çadırı olan Dedem Mehmet Ağa harmana geldiğinde bana takılmadan edemiyor! “sarı yavrularla aran nasıl!” ben iyidir iyi dedikçe keyifleniyor bazen cebinden bir iki üzüm çıkarıyor, bazen bir delik kuruş atıyor! Bazen her zaman çadırında yalnız yediği yemeğine ortak ediyor!
Günler çabuk geçiyor! Bir gün sabah erkenden kalktım! Ortalarda kimsecikler yok! Henüz babamlar kırdan dönmemiş! Kümesliği dinledim ses yok! Allah Allah! Bunda bir iş var! Kapısını açıp içeri baktım, kümes boş! Eyvah eyvah, sağa sola koşup yavrularımı arıyorum! Eyvah birisi hendeğin kenarında yatıyor! Koşup yanına vardım! Yatmasına yatıyor da kafası yok! Biraz ilerde birisi daha yatıyor hemen ona koştum ! O da aynı halde! Sonra öbürü, sonra öbürü! En son annelerini buldum! Çok mücadele etmiş belli, tüyleri karma karışık, gözünün biri çıkmış! Onu harmana doğru kişkişledim! Başı kopan yavruları topladım harman yerine geldim!
Gün bir mızrak boyu yükselirken Amcam çıka geldi! Dağdaki sürünün yanından zaman zaman harmana gelirdi! Biraz sonra dedem geldi! Olanla pek ilgilenmiş görünmüyorlardı! Ben de pek üzülmüş sayılmazdım! Her şey sanki bir tiyatro oyunu gibi gelişiyordu! Asıl olayın kahramanı annem ile babam uzaktan kağnının peşinde göründüler ! Onlar harmana yaklaşırken ben iki elime kafası kopmuş yavruları toplamış babama karşı sallamaya başlamıştım!
Ne olduğunu muhtemelen anlamamıştı. Elindeki öğendire ile üzerime hücum etti. Yavruları atıp kaçtım! O ara amcam babamı azarladı. Ne de olsa dedem ve amcamın yanında babamın sözü geçmezdi! Annemin yavrularım yavrularım diye çırpınışları hala gözümün önünde! Ama nafile! Olan olmuştu bir kere! Büyüklerin tecrübelerine göre bir gelincik kümese girmiş, piliçlerin kafalarını koparıp yemişti. Anne tavuğun çabaları yavrularını kurtarmaya yetmemişti. Anneme göre nazar değmişti! Ama dedem farklı bir yorum getirdi! “ Piliçleri harman yerinde başı boş bırakmakla hata etmiştik! Gelenin gidenin malından yemişler haram lokma ile büyümüşlerdi! Allah bize haram yedirmemek için bir gelincik göndermiş, piliçleri bizden almıştı!”
Hepsi rahmete gitti! Rabbim onları rahmeti ile kuşatsın! Sıra bizlerde! Keşke onlar kadar alın teri ile doyup gidebilseydik şu dünyadan!