12 Nisan 2026, Pazar
13:53
UST1 Reklam Alanı
MANSET_ALTI Reklam Alanı

Yanlışlar bize doğruyu gösteren bir rehberdir

Bu yazıyı yazmak istemiyordum, ama kelimeler boğazımı sıkıyor. geceleri uykumu kaçırıyor! Sanırım vakti geldi. Geçen haftaki yazımın devamı aslında.

Her şeye rağmen tutunmaya çalışıyorum. Artık yalnız değilim, Şair beni bırakmıyor! Bir hemşehri daha var! İsmi Abdullah! Teneffüs vakitlerini birlikte geçiriyoruz! Çoğu zaman suskunuz! Ben yıldızlara yakın dağlara bıraktığım kalbimi arıyorum!. Şair güllere vurgun! Bir gonca gül görmeye görsün dur ben şuna bir dörtlük yazayım diye tutturur. “ açılmış cemali goncaya benzer…”

Bir gün mutlaka anlatacağı öyküsünü şimdilik bizden saklıyor!

Abdullah bulduğu ilk fırsatta Yeni Garaja gidiyor! Konya’ya ilk getirildiği yere ! yolumuz bahçe kapısında hemen ayrılıyor! Ben Eski Garaja gidiyorum! Birimiz diğerini hiç ikna edemedi! Ben ne arıyorsam o da onu arıyor herhalde!

Ebu Hurereyre “terbiye çocuğu kötü arkadaştan korumaktır” buyurmuş! Seydişehir Haber okuyucuları şair dostumu tanıyorlar aslında Ceyhunî, iyi bir dost, iyi bir öğretmen ve pedegog gönlümün yarasını sarıyor, birlikte ders çalışıyoruz, ilk notlar sevindirici!

Fakat şartlar oldukça ağır, özellikle akşam olduğunda yurt tam bir hapishane mantığı ile yönetiliyor! Zaten hapishanenin hemen yanında! Karanlık çöküp el ayak ortalıktan çekildiğinde mahkumların yanık türküleri geliyor kulağımıza! Belletmenler bir sürü mantığı ile “elinde sopa dilinde sıpa” ile bizi sevk ediyorlar! Mescide, yemekhaneye, etüt odalarına! (bu cümleyi bir gece teftiş için gelen müdüre talebe başkanı Durmuş Üçok söylemişti. Hala unutmamışımı)

Müdür muavini Uğur İ. Bir grup arkadaşı etrafına toplamış, babamın sefalet-i halini anlatıyor! Üzerlerine vardığımda sırıtıyor! Mantığı şöyle işliyor olmalı “sizi biz böyle sefil bir hayattan çıkarıp, buraya getirdik!  Biz ne yaparsak yapalım, size düşen sadece boyun eğmek!” Fakir olmak ile insan olmayı birbirinden ayıramıyor garip!

Orta Anadolu’nun çilekeş köylerinden kopup gelen, bu küçük kalplerde ne sevdalar var! Bir bilebilse! Bir kişinin ancak sığa bileceği çelik dolabın içine kafasını gömmüş hıçkıran yüreklerden çıkan feryatları bir işitebilse!

İlk fiziki şiddete maruz kalıyorum! Sıra halinde yemekhaneye indik! İkinci masaya oturdum! Birinci masada bir kişilik daha yer varmış! Fıkıhçı Muhsin elindeki sopayla oraya geçmemi işaret ediyor! Kalkıyorum! Meğer kalkarken “la havle anlamında, elimle bir işaret yapmışım” birden hışımla üzerime geldi! Masa ile duvar arasına sıkışmışım! İki yumruğu ile sürekli vuruyor! Aynı anda kafam ritmik bir şekilde duvara çarpıyor! Adam kızgın bir boğa gibi ne yaptığını muhtemelen bilmiyor! Öldürecek! Kaçma imkânım da yok! Nice sonra salona gelen son sınıf talebelerinden biri aramıza giriyor! Fıkıhçı Muhsin hıncını alamamış benim hıçkırıklarım arasında onun sürekli “eliyle böyle yapıyor, eliyle böyle yapıyor” diye bağırmaları işitiliyor!

Unutamamam yaşadığım travmadan değil Beni yakan can dostum Ali Ateş’in olayın failini öğrendikten sonraki çaresiz hali! O manzara kırk yıldır gözümden kaybolmuş değil! Daha dört yıl dersimize geldi Fıkıhçı Muhsin, başımı ellerimin arasına gömüp sürekli uyudum derslerinde! bir daha yüzüne bakmadım! O da bu sessiz protestoya katlandı! Neler düşündü bilemezdim!

Öğrenciye tepeden bakmak, şahsiyetini ezmek, türlü bahanelerle hakaret etmek en sevdiği işti bizim Muavin Uğur İ.nin! kocaman cüssesi ile bir vakar abidesi gibi durur! Öfkesine hakim bir şekilde kibar cümleler kurar, muhatabını yerden yere vururdu!

“söyle bakalım sen okuyunca ne olacaksın!”

“öğretmen olacağım!”

“öğretmen olacakmış, ne hazırlığın var da öğretmen olacaksın ha! Kimsin sen!”

“Sizin bütün yapıp ettiklerinizi yazıyorum! Bunları tekrarlamamak bir öğretmen için fazlasıyla yeter!”

Şair Ceyhunî bu susar mı? Gerçi karşısındaki, büyüklüğün cüssede değil yürekte  olduğunu anlayamayacak kadar ham biri! ama yazık ki bu cevap  Ceyhuni’nin bir yılına mal olacaktı.

Aynı familyadan bir başkası, sınıfta yaramazlıklarımızı sayıp döküyor! Adam olmazsınız siz ile bitiriyor cümlesini! Eh biraz da bizim başımızda şairlikten eser var! Ayağa kalkıyorum “Hocam bu biraz da normal değil mi? Siz Hacı Veyiszadelerin, Abdülmecid Ünlükul Efendilerin talebesisiniz! Biz de sizlerin eseriyiz!”

Bu yüzündeki kızarmayı saklayamayacak kadar efendi! Sessizce dışarı çıkıyor!

Uğur İ.nin en sevdiği işlerden biri Cuma günleri gündüzlü talebeler neşe içinde evlerine giderken bizleri sıraya dizip tek sıra halinde içeri almak! Saçı uzun talebeleri kontrol ediyor! Pürçemin arasına iki parmağını sokuyor, saç parmak hizasını aşmış ise diğer elinde tuttuğu makas ile iki derin kanal açıyor!

Bazen bu işlemi sabahları yapıyor, hemen berbere gidemediğiniz için akşama kadar arkadaşlarınız arasında o şeref nişanları ile dolaşıyorsunuz!

Burada kalsa iyi bu uzun saç hikayesinin bir yılımı yiyeceğini o zaman bilemezdim tabi!

Kendisini kader mahkumu sayan Abdullah yılın sonunu getiremedi. Okulu terk etti! Benim geldiğim Mahmut Esat lisesine geri döndü! sonradan aktif bir ateist olduğunu işittim. Çocuğun kanına girmişlerdi. Ancak yaşananlar göz önüne alındığında bu yurtta Müslüman kalmak zor işti!

Birinci karnede bir iki olan 11 dersi vermiştim. Yalnızca iki ders kalmıştı. Arapça ve Kur’an. Kuran’dan 8 almam zordu. Onu bütünlemede verecektim. O tarihte 1-7 geçmiyordu. Arapça notlarım 1-7 idi. Hoca bana söz verdiği halde karnede geçirmemişti. İyi ki ismini unutmuşum yoksa şimdi onan da adını yazmak zorunda kalacaktım. Önemi yoktu sınavda mutlaka geçerdim!

&

Yaz tatili gelince bütün kötü hatıraları arkamda bırakıp köyüme geldim. Bir iki ay geçmiş, saçlarım uzamıştı. Annem tıraş olmamı hatırlattıkça onu atlatırdım! Okulun açılmasına ne kalmıştı şunun şurasında o zaman kestirecektim nasılsa! İmtihan günleri yaklaşıyordu bir taraftan!

Annemin farklı bir telaşı vardı. Oğlum Konya’ya gitmemiz lazım vakit geçirmeden! Babamı da ikna etti. Köyümüzün çok yaşlı ve eski olduğu için İnönü diye bilinen arabasıyla yola çıktık! Konya’nın kenar semtlerinden birinde indik. O sokak senin bu sokak benim Hakkı Hoca’yı arıyoruz! Nihayet buluyoruz! Ferah bir bağ evi! Hoca her iki dedemi de tanıyormuş! Hatırlı kimselerdi. Bizi sevinçle karşıladı.

“bu delikanlı kim!? “

kekeliyor garip, “şey hocam! komşunun….!  “ arkası gelmiyor! Hoca durumu anlıyor! “Tamam tamam! Şimdiki gençler böyle işte!”

“anlat bakalım neyin var?” o zaman öğreniyorum, annemin ne derdi olduğunu! halk arasında ümmüzüban denilen kan uyuşmazlığı hastalığı var! Çocuklar daha iki üç aylıkken zehirlenip ölü doğuyorlar! Benden sonra bu şekilde iki ya da üç çocuğunu kaybetmiş! İşi gücü bırakıp gelemedim diyor! “Bu yavruma da kıyamam! Allah’ın izniyle hocam senin bu dert için bir nüsha yazdığın söylenir!”

Hoca sevimli bir zat üstelik aile dostu! Anamı kırmıyor! Bu işler sıkı takip altında o devirde! Bu cümleler tehlikeli! Bir süre sonra anamım eline bir nüsha tutuşturuyor! “erkek olacak ismini Mehmed koyacaksın!” “baş üstüne hocam”! sessizce ayrılıyoruz! Şimdi kırk yaşında kerata!

Kader hükmünü verince esbabını hazırlarmış. Konya’ya gelmişken bir ara okula uğrayıp sınav tarihini öğrenmeliyim! Büyük kapının önünde cam kapıya asılmış ilanlara bakıyorum! Bir ara ardımda birini hissettim! Muavin Uğur İ.’den başkası değil bu! Şöyle tepeden tırnağa anlamlı bakışlarla beni bir müddet süzdükten sonra hiçbir şey demeden içeri giriyor!

Köye dönüyoruz ama bu karşılaşmanın iyi bir şey olmadığını hissediyorum! Beni kulak hizasını biraz geçmiş saçlarımla görmemeliydi!

Uzatmayayım sınav günü geldi. Sıra bana geldiğinde heyecan dorukta. Titrek ellerle kapıyı açtım, daha ilk adımı atar atmaz Muavin İ. Uğur’un soluğu yüzüme çarptı. “Ulan it! Seni bir daha burada görmeyeyim demedim mi?”

Beynimden vurulmuşa dönmüştüm! Artık hiçbir şeyin farkında değildim! Bir sandalyeye oturduğumu ve Nas suresini okumamı istediklerini hatırlıyorum! Dışarı çaktığımda konuşabilecek halde değildim! Belki sınavda görevi de yoktu İ. Uğur’un! Beni tatilde gördüğünde yüzüme karşı bir şey deme cesaretini de gösterememişti üstelik! Ancak sınav  salonunda bunları söyleyebiliyordu.

Köyüme döndüm! Yayladayım! Ama herkes bendeki durgunluğun farkında! Ne kuzular ne kalbimdeki sırların sahibi pınar ile konuşmuyorum! Ne geceleri yaktığım ateşin çevresinde oynaşan akranlarım teselli edemiyor!

Kara haber tez gelir derler. Birkaç gün sonra amca uşaklarından biri elinde bir sarı zarfla yaylaya geldi. Zaten sonuç belliydi. Tek satırla sınıfta kaldığım, tek ders olduğu için sınıf tekrarı yapamayacağım, parasız yatılı yurduna alınmayacağım yazıyordu. Gözlerim dolu dolu dalıp gitmiştim! Çok geçmeden sürü yaylaya döndü! Babam iyice yorulmuş sırtında taşıdığı kepeneğin ağırlığı ile omuzu çökmüş bir halde yanıma geldi! Şimdi onun derin ve huzurlu bir uykuya ihtiyacı vardı, bütün geceyi uykusuz geçirmişti çünkü.

Yüzüme baktı! Olanları anlamıştı. Şimdi bağırıp çağırması, halimi görmüyor musun! Niçin sınıfını geçmedin diye hakaretler etmesi hakkıydı! Fakat o öyle yapmadı! Amca oğluna kızdı. Başka işin yok muydu oğlum, hemen bu haberi yetiştirdin diyordu.  Omuzumdan tutup silkti, kalk miskin miskin oturma!

“Oğlum ben sana güveniyorum! Sen isteseydin sınıfın birincisi olurdun! Canın istemedi! Bir yıl daha gez oyna! Canın sağ olsun yeter! Seneye sen onları utandırırsın!”

Tek öğretmeni dağlar olan şu gönlün yüceliği karşısında ne demeliydim! Yaşadığım her şeyden öte gönlümde açılan en büyük yara buydu! Bu yüceliği takdir edememiştim!

El-hasıl bu yazıyı kırk yıl sonra intikam almak için yazmadım! Yanlışlar bize doğruyu gösteren bir rehberdir. Hoca hala sağmış! Belki emekliliğinden sonra Rabbini razı edecek ameller yapmıştır! Keşke hakkında su-i zannı önleyecek bir iki hatıram olsaydı onları sizinle paylaşırdım! Belki dostları arasında bizim yanlışımızı tashih edecek insanlar bulunabilir! Yazarlarsa okumuş oluruz! Ben Halil Uslu, Ali Ateş, Şair Ceyhunî (Mustafa Avcı)  gibi kolumdan tutacak bir iki arkadaş bulmuştum! Ya tutunamayan Abdullahlar! Ona benzer daha nice kurbanları vardı!

ICERIK_ARASI Reklam Alanı
Etiketler: #yazilar
SOL1 Reklam Alanı

YAZARIN DİĞER MAKALELERİ

MOBIL_UST Reklam Alanı
ALT1 Reklam Alanı