Ben Kur’an Müslümanıyım, Müslümanlığı da Kur’an’a göre yaparım demenin ve faaliyetlerini de ona göre yapmanın Müslümanlığa zarardan başka hiçbir getirisi yoktur.
Aziz oyucularıma, peygamberi ve onun sünnetlerini örnek almadan Müslümanlığın ve İslam’a hizmetin fazla bir getirisinin olmayacağını okuyucularıma tavsiye ediyorum.
Peygamber Efendimize peygamberlik vazifesi geldikten sonraki halinden örnekler vereceğim.
Allah Resulü Rabbimizden aldığı emirleri insanlara anlatıyordu. Fakat ne çare ki, gönül havuzuna akıtılacak o değerli sözlere hiç kimse itibar etmiyordu.
Efendimiz bu görevi nasıl ifa edeceğini düşünürken, Rabbimiz imdada yetişiyor ve şöyle buyuruyor:
(Resulüm) “Sen bu işe önce yakın akrabalarından başla” (1)
Allah Resulü (sav) Efendimize tarafı ilâhiden verilen bu emri, ilk önce eşi Hz. Hatice validemiz’e, (ra) Sonra henüz bir çocuk olan Hz. Ali’ye (ra) daha sonra da Hz. Ebubekir’e (ra) ve kölesi Hz. Zeyd ibni harise’ye (ra) tebliğ etti. Hepsi de iman ettiler.
Yukarıda bahsi geçen ayette ki bu emir, İslam’da bir prensibi ortaya koyuyor. Müslüman insanlığa hizmet etmekle mükelleftir. Buna da ilk önce nefsinden başlayacaktır. Peygamber ve ailesi için bir ayrıcalık yoktur. Hatta yükümlülükler önce onlardan başlar. Taşın altına ellerini ilk önce onlar koyarlar. Bu manevi sofradan insanların istifade etmesine çalışırlar! Biz bu manevi sofradan istifade ettiğimiz gibi, başka insanların da istifade etmesi için çalışmalıyız.
Allah Resulünün tebliğ ettiği bu dini esasların hepsini kabul ettiğimiz takdirde ki; etmeliyiz, yoksa imanımız tam olmaz! O vakit bu manevi sofradan başkalarının da istifade etmesi için çalışma yükümlülüğümüz vardır. Hem bu hizmet peygamberin en büyük sünnetidir.
Allah Resulü (sav) daireyi biraz daha genişletti ve bir yolunu bulup, safiye validemizin evinde akrabalarını bir araya getirdi. Onlara yemek yedirmek için sofra hazırlattı. Sofraya davet edilenlerin arasında öyleleri vardı ki, bir keçi yavrusuyla doymazdı. Hatta asrımızın sayılı müfessirlerinden Elmalılı’nın tefsirinde geçtiği gibi, sofrada gördükleri yemeği az bularak şöyle demişler. Bizi bu yemekle mi doyuracaksın hal bu ki, bizim her birimiz bir koyunu yeriz. Allah Resulü öyleyse buyurun yiyin dedi. Hepsi yediler ve doydular. O yemekten az bir eksilme de olmadı.
Orada bulunanlar, yemekten sonra dediler ki; “Yanında ne var? (Yâni bizi buraya toplamaktaki maksadın nedir?) Efendimiz konuyu açtı ve şöyle dedi. “Allah (cc) bana bildirdi ki: “Bütün nefisler Allah’ın kendilerine verdiği nimetler karşılığında rehin alınmış, ipotek edilmiştir.”
Bu ipoteği çözmek sizin elinizdedir, gelin Allah birdir deyin ipoteği çözün kurtuluşa erin dedi!
Bu kutlu davete icabet etmeyenlerin başında Ebulehep kendi iman etmediği gibi, orada toplananlara da engel oldu. Hatta sefa tepesinde yapılan davette de ön planda yine o vardı. Peygamber Efendimiz (sav) Allah birdir deyin kurtuluşa erin, der demez “Elin dilin kurusun, bizi buraya bunun için mi çağırdın” diyerek hakarette bulundu. Burada fesat mı çıkarmak istiyorsun diye, itham da bulundu.
Maalesef Allah Resulünün ağzından dökülen inci tanesi gibi mübarek sözler, girecek açık bir kulak, safi bir kalp bulamıyordu.
Uğradığı çeşitli kavimler tarafından kovuluyor, hatta fiziki saldırılarda bulunuyorlardı. O yine yılmadan, usanmadan kabileleri dolaşmaya devam ediyordu. Bir başka kabile de Bekiroğluları idi, onlar da Allah Resulünün (sav) yüzüne bakmadılar ve “Allah senden başka peygamber seçecek insan bulamadı mı” dediler?
Nereye gitse, kime ne söylese, kimin kapısını çalsa, bütün kapılar yüzüne kapanıyordu. Söylenen sözlerin yankı bulacağı bir gönül yoktu. Ebu Talip’in vefatından sonra, Mekke müşrikleri akıl almaz eziyetlerini daha da artırdılar. Her yerden gelen kin ve nefret homurtuları, Allah Resulünü iyice bunaltmıştı. Ama pes etmek yok durmuyor, kulağı açık kalbi yumuşak insanları arıyordu.
Bu nedenle Efendimiz (sav), belki bir aşina sima bulurum, bir kaç hakikat anlatırım, küfür bataklığından bir kaç insan kurtulur ümidiyle, Zeyd ibni Harise’yi de yanına alarak Taif’e gitti. Ama nafile. Orada da görgüsüz, anlayışsız ve taşlaşmış kalplerle karşılaştı. Kimse yüzüne bakmıyor, tüm çabalar ve gayretler bir işe yaramıyordu.
Onlarda Mekke müşriklerinden farksızdılar. Çünkü onlar da Bekir oğulları gibi, “Allah senden başka peygamber gönderecek kimseyi bulamadı mı? Çabuk git buradan,” diyorlardı. Kendi kavim ve kabilenin arasına nifak tohumları ektiğin gibi, bizi de mi birbirimize düşürmek istiyorsun” diyerek Tâif’ten de kovdular. Allah Resulü burada da aradığını bulamamıştı.
Artık Efendimiz için, Taif’te yapacak fazla bir şey kalmamıştı. Mekke’ye dönmeye karar verdi. Fakat onlar Efendimizi yolda da rahat bırakmadılar. Taif’lilerin Efendimize karşı takındıkları tavırdan, Mekke müşriklerinin haberi olursa, zulümlerini artırabilirlerdi. Bu nedenle Mekke müşriklerinin, konudan haberleri olmaması, Efendimiz açısından iyi bir tedbirdi. Bu sebepten onlara şöyle dedi: “Tekliflerimi kabul etmeseniz de ifşa edip yaymayın, aramızda kalsın.”
O, meleklerin bile yüzüne bakmaya kıyamadığı güneşler güneşi, cihan peygamberi oradan ayrılırken Tâif çıkışında ne yazık ki; gözü dönmüş ayak takımından görgüsüz gençleri, çocukları, köleleri, hatta köpekleri de kışkırtarak üzerine saldırttılar. O ayak takımı, ne yaptığını bilmeyen serseriler, yolun iki tarafına sıralanarak taşa tuttular. Atılan taşların neticesi, Efendimizin vücudunda yaralar oluştu. Mübarek ayaklarından kanlar aktı. Öyle ki; ayağına isabet eden taşların verdiği ıstırap yüzünden, yürümeye mecali kalmamıştı. Oturmak zorunda kaldı. Fakat nasipsiz insanlar ona dinlenmeyi bile çok gördüler. Tutup kolundan; “yürü buradan git gözümüz görmesin seni dediler.
Allah Resulünün, evladım deyip bağrına bastığı, Zeyd bin Hârise, Efendimize atılan taşlara vücudunu siper ediyor ve şöyle diyordu: “Ey Tâif halkı: Kimi taşladığınızın farkında mısınız? O insanlığın kurtarıcısı ve kâinatın efendisidir” diyordu. Zeyd bin Harise Efendimizi ne kadar korumaya çalıştıysa da yaralanmasına mani olamadı. Allah Resulü (sav) nihayet yorgun ve bitkin bir halde, yol üstündeki Rebiâ-oğulları Utbe ve Şeybe’nin bağına sığınarak müşriklerin takibinden kurtuldu. Üzgün ve yorgun bir vaziyette bir asmanın gölgesinde, ellerini kaldırdı ve Allah’a şöyle niyazda bulundu:
“Ey Allah’ım! Kuvvetsiz ve çaresiz kaldığımı, insanlar nezdinde hor ve hakir görüldüğümü ancak sana şikâyet ederim. Ey merhametlilerin en merhametlisi! Herkesin hor görüp de dalına bindiği biçarelerin Rabbi sensin, benim Rabbim sensin. Sen beni kötü huylu yüzsüz bir düşman eline düşürmeyecek, hatta hayatımın dizginlerini eline verdiğin akrabamdan bir dosta bırakmayacak kadar bana merhametlisin.
Ey Allah’ım! Senin gazabına uğramayayım da, çektiğim belâ ve sıkıntılara hiç aldırmam. Fakat senin af ve merhametin bana bunları göstermeyecek kadar geniştir.
Ey Allah’ım! Senin gazabına uğramaktan, rızandan mahrum kalmaktan, sana senin o karanlıkları aydınlatan dünya ve ahiret işlerini yoluna koyan ilâhî nuruna sığınıyorum.
Ey Allah’ım! Sen hoşnut oluncaya kadar affını dilerim.
Ey Allah’ım! Her kuvvet, her kudret ancak seninle kaimdir.” (2)
Burada bir noktaya, okuyucunun dikkatini çekmek istiyorum. Efendimizin (sav) duasının içeriğine baktığımızda, görüyoruz ki; kendine eziyet edenlerden şikâyet etmiyor! Halini Allah’a şikâyet ediyor. Derdini her şeye gücü, kuvveti yeten Allah’a döküyor. Cihan peygamberi her yönüyle, ümmetine örnek olacak tavırlar sergiliyordu!
Kaynaklar:
(1) Şuara suresi 26/214
(2) Peygamberimizin hayatı, Salih Suruç, S, 360, yeni Asya Yayın evi, 1981,İsetanbul.