Şaşmaz ve şaşırtmaz bir Rehber olan Kur’an-ı Kerim, şöyle buyurur:
“O takva sahipleri ki, gaibe inanırlar.”(1)
İnsanların bir kısmı, Kur’an-ı Kerim’i inceleyip araştırdıktan sonra şüphesiz Kur’an’ın Allah kelâmı olduğunu kabul ederler. Bir kısmı da vardır ki: Araştırmacılara itimat ederek Kur’an’ın Allah’ın kelâmı olduğuna şeksiz inanırlar. Artık; Kur’an onlar için maddî ve manevi işlerinde, şaşmaz ve şaşırtmaz en doğru rehberdir. Kur’an-ı Kerim’de iman ederler ifadesi kullanılmıştır. Bu ifade çok manidar ve eğitimde çok önemli bir hususa parmak basar. Evvela böyle bir ifade, Rabbimizin insanlara olan merhametini gösterir. Bazen biz de çocuklarımıza bir şeyi yaptırmak için onları överek o işi yaptırırız.
Bir âmir memurlarını tenkit ederek değil de, onları överek iş yaptırırsa daha çok başarılı olur. Rabbimiz de iman ederler tabiriyle insanları iman etmeye teşvik ediyor. Hâlbuki Rabbimizin buna ihtiyacı yoktur.
Rabbimiz insanların gelecekte bir kısım sıkıntılara düşmemesi için bu metodu kollanıyor! Kur’an-ı Kerim birinci ayette kendini, ikinci ayette ise Kur’an’ın Allah kelamı olduğunda şüphe etmeyen ve görmedikleri Allah’a görür gibi inanan mü’minleri methediyor. Şu mazhariyet insan için ne büyük bir şereftir. Büyük bir padişaha hizmet eden elbette büyük sayılır. Sıradan bir polis memuru, Valiyi koruma görevine getirilince, birden insanlar nezdinde itibari artıyorsa. Müminler de Allah yolunda hizmetkâr olurlarsa, şu dünyada dahi itibarları artar ve onun aziz bir misafiri olurlar. Mevlana, Yunus Emre ve Bediuzzama’nlar gibi.
Kur’an-ı Kerim, iman ederler cümlesiyle iman fiilini hayalin nazarına gösterip, ondaki değeri tasvir etmekte ve imanda devamlılığın ve tazeliğin korunmasına teşvik etmektedir. Teşvik ise bir nevi hidayettir.
Bu cümle Arapçada hem şimdiki zamanı hem de gelecek zamanı kapsamına almaktadır. İnsanlar mükellef olur olmaz, iman etmeleri ve gereğini yapmaları lazım geldiği gibi, o imanı hayatlarının sonuna kadar korumalarının gerekliliğini de ima eder. Bir misalle buna açıklık getirelim:
Mesela, Ali yemek yiyor.
-Ne zamana kadar yemek yer?
-Karnı doyana kadar yemek yer.
-Mümin iman eder.
-Ne zamana kadar iman eder?
-Ömrünün sonuna kadar iman eder.
Yani hakiki mümin imanını hayatının sonuna kadar devem ettirir ve muttaki olma vasfını da devam ettirme azminde olur. Böylece iman ederler anlamında olan yü’üminune kelimesi, yukarıda anlatılan manaları da ima eder.
Bir insan yapacağı işi severse, onu özenerek yapar. Rabbimiz de bu ayetle yapmış olduğumuz ibadetleri, özenerek yapmaya teşvik ediyor. Ayette geçen iman ederler kelimesinin yerine bedel iman etmeye mecbursunuz! Çünkü sizin bütün ihtiyaçlarınızı ben karşılıyorum diyebilirdi. Ama Rabbimiz akıbeti görmeyen kör hissiyatla hareket ederek iman etmeyebilirler diye öyle demiyor. O’ burada da merhametini gösteriyor. Buna rağmen iman etmemekte direnenlerin sayısı da az değildir.
İnsanda fıtraten teslimiyetten kaçma meyli vardır, daima hür yaşamak ister. Ona asıl hürriyetin imanda olduğu anlatılırsa, aklı sönmemiş, kalbi ölmemiş ve vicdanı da bozulmamış ise kabul eder. Rabbimiz bunu bildiği için, insanları överek kendine teslim olmaya teşvik ediyor. Allah’a teslim olmaktan kaçanlar, nefislerine esir düştüklerinin farkında değildirler. İnanmakla yükümlü olduğumuz şeyler şunlardır:
1. Allah’a,
2. Meleklere,
3. Kitaplara,
4. Peygambere,
5. Ahiret gününe,
6. Hayır ve şerrin Allah’tan olduğuna şüphesiz iman etmektir.
Bu altı esasta şüphesi olmayan, muttakiler safında yerini alır. Artık kalp takva ile şüphe ve vesveselerin getirdiği paslardan, lekelerden arınmış, imanın nuruyla cilalanıp aydınlanmış olur. Bilhassa bu zamanda kalp aydınlığını koruyabilmek için, takvayı esas tutmak şarttır. Bu vasfı kaybettiren sebepler şunlardır:
-Birincisi: Şirkte ısrar etmektir.
-İkincisi: Günahlara devam etmektir.
-Üçüncüsü: Allah’tan başkasına kulluk etmektir.
Madem şu sosyal hayatın her safhasında, yüzer günah ile karşı karşıya kalıyoruz. Elbette takva sayesinde ve günahlardan kaçma niyetiyle, yüzer Salih amel işlenmiş olur.
Takva ile alakalı olarak Üstat Bediüzzaman eserinde şu ifadelere yer vermiştir:
“Bu zamanda tahribat ve menfi cereyan dehşetlendiği için, takva bu tahribata karşı en büyük esastır. Farzlarını yapan, kebireleri işlemeyen, kurtulur. Böyle kebâir-i azimce içinde (yani büyük günahların alenen işlendiği bir zamanda) amel-i sâlihin ihlâsla muvaffakıyeti pek azdır. Hem az bir amel-i sâlih, bu ağır şerait içinde çok hükmündedir.
Hem takva içinde bir nevi amel-i sâlih var. Çünkü bir haramın terki vaciptir. Bir vacibi işlemek, çok sünnetlere mukabil sevabı var. Takva, böyle zamanlarda, binler günahın tehacümünde bir tek içtinap, az bir amelle, yüzer günah terkinde, yüzer vacip işlenmiş oluyor. Bu ehemmiyetli nokta niyetle, takva namıyla ve günahtan kaçınmak kastıyla, menfi ibadetten gelen ehemmiyetli a’mal-i sâlihadır.”(2)
Kaynaklar:
(1) Bakara Suresi, 2/3
(2) Tarihçe-i Hayat, Bediüzzaman Said Nursi, Sa. 303 Envar neşr İst.