Hangi dize bir ceylan gözlünün yanağından sessizce süzülen bir damla gözyaşı kadar anlamlıdır! Hangi ateş bir ana yüreğinin ahından alev alan feryadı kadar can yakıcıdır!
Annemin ümmüzüban denilen bir hastalığı varmış. Herhalde kan uyuşmazlığı denilen şeymiş bu! Doğum yaklaşırken çocuk zehirlenir ve ölü doğum yaşanırmış. O dönemde bu hastalığın tıbbî tedavisi var mıydı bilmem ama olsa bile fakir Anadolu insanının doktora gitme imkanı yoktu herhal. Ama bir çare vardı tabi. Gilisralı Hoca bir muska yazdı mı bi iznillah doğum kusursuz olurdu.
Tam bilmiyorum belki de benim için gitmişler Gilisra’ya! Olacak işte bir kar bir fırtına üç gün yollar kapalı kalmış! Hocanın evinden çıkamamışlar! O mübarek hoca öyle sahiplenmiş ki misafirlerini! Odunu, yemeği bizzat kendisi taşımış misafir odasına, gönüllerini almış, “burası sizin eviniz bahara kadar yolu var” dermiş!
Fırtına durmuş durmasına ama yollar bir metre karla kapanmış! Üstelik yol denilen şey o zamanlarda dağ tepeden ibaret! Büyük babam kayıpları aratmak için üç-beş kişilik bir kafile göndermiş zorlu bir yolculuktan sonra geri dönebilmişler. Bu hikayeyi niye anlattım şimdi. Esasen hiç niyetimde yoktu! Ağaç deyince aklıma geliverdi. Anam o yolculuğu arada bir anlatırdı. Geri gelirken sarp yamaçların birinden iki çam filizi sökmek için uğraşmış! Ama neylersin sarp kayalar vermemiş filizleri! O asıldıkça direnmişler. Babam da yardım edecek yerde azarlamış kadını “yürü geç kalıyorsun!”
Bizim köyün dağlarında çam ağacı bulunmazdı. Uzun süre merak etmiştim çam ağacı nasıl olur diye! Bilmem bu hatıranın etkisi mi? Ne zaman çam ağacı görsem heyecanlanırım!
Ağaçlar hatıralarımın köşe başlarında birer işaret taşıdır! Şimdi görmeye korkuyorum yıkılmış diye duydum! Oba’daki yalnız armudu! Kaç asır dayanmıştı bilmem! Gövdesinin içini kurtlar yemişti çoktan! Buna rağmen cıvıl cıvıldı! Kuzular, kelebekler, sağıma gelen gelinlik kızlar! Kara gözler, günahsız sevgiler! Ölümsüz aşklar hepsi O’nun altında toplanırdı. Keşke derdim dili olsa, anlatsa bana Oba’da yaylayı ilk kuran dedemi! Keşke babamın kavalına eşlik eden
“muhanedin suyu tersine akar
bir yudum su verse başına kakar” türküsünün bir dizesini daha söylese!
Zaman her güzelliği bir başka derede bıraktı! Ve yalnız kalan koca ağaç bu ayrılığa dayanamayıp birkaç yıl içinde yıkıldı!
Geri döndüğümde bana eşlik eden kafile, suskundu. kavuşabilmek ümidiyle ikindi namazı için dahi ara vermemiştik. Cenazesine yetişebilmek için İstanbul’dan beri şöför sürekli gaza basıyordu! Gün batımı köye geldik! Meğer namazı ikinci güne kalmış! Son vaktinde ikindiyi kıldık! Sonra rutin işler yapıldı. Namazını kıldırdığım annemdi! Aklımda tek bir dua vardı. “Rabbiğfir verham ve ente erhamürrahimin” “Rabbiğfir verham ve ente erhamürrahimin”
İki çam fidesi aldım! Gilisra yolunda yalçın kayalardan koparamadığı iki çam fidesi! Mezarının iki başına diktim! Nasip işte yine olmadı! İkinci yıl gittiğimde kuruduklarını gördüm! Dağı taşı diktiği fidanlarla dolduran ve adı “çevreci Adil’e” çıkan dayım söz verdi! Yeğenim üzülme ben getirip dikeceğim diye! Ama o da sözünü tutamadı! Dünyada nasip olmayacak herhal!
Beni mekana bağlayan en önemli şey ağaç olmaya devam etti! Nasip oldu birkaç yıl cihan padişahlarının yaşadığı mütevazi Topkapı Sarayında çalıştım! Müzenin kapalı olduğu tatil günlerinde çınarlar yalnızca bana kalırdı! Ne yalan söyleyeyim bahçede bir ulu çınar olmadığıma eseflenirdim o zamanlar! Eh hayat denilen şey bir çınar hayatı kadar olmalıydı!
Öyle değil mi! Kaç defa kutlu Nebinin Şerefli sancağı önünden geçmişti şu Babüsselam’daki çınarın! Kaç hünkar ayak divanına çıkmıştı Babüssaade önünde gölgesine Bayram tahtı kurulan çınarın!
Nice bin kandil yanmıştı bayram gecelerinde dallarına asılan! Balkanlardan, Kafkaslardan, Mısırdan, Yemenden haber getiren ulakların boncuk boncuk ter saçan atları belki de bu çınarın altında verdi son nefeslerini!
Bir de o çınarların en kadim arkadaşları siyah kargalar! Üçyüz yıl yaşarmışlar duydunuz mu bilmem! (belki hikayedir) İlber Hoca duymasın ama şu karga “şecer-i vakvak’ın mevye vaktinde” birkaç göz oymuş olmalı!
Latife bir yana evimin önünden Haliç’e doğru uzanan bir park var! Orda da çınarlar bana nispet ediyormuş gibi aldı başını gidiyorlar semaya doğru!
Son günlerde derin bir uykudan uyanır gibiyim! Sık sık iniyorum içlerine! Çınarlara şöyle boylu boyunca sarılasım geliyor! Ama kıyam eden, ruku eden, el açıp dua kıblesi semaya dönen çamları görünce için kanıyor! Bir ağaç kadar huzura duramadım diye! Bir ağaç gibi önünde el açamadım diye!
Neylersin ömür bu! Geçip giden çınarlar var birde! Ana yüreklerini yangınlar içinde bırakan çınarlar! Hangi dize bir ceylan gözlünün yanağından sessizce süzülen bir damla gözyaşı kadar anlamlıdır! Hangi ateş bir ana yüreğinin ahından alev alan feryadı kadar can yakıcıdır!
Bu bir damla göz yaşı ve ana ahından utandığım için aylardır bu konuda tek bir satır paylaşamadım!
Geçip gidiyor çınarlar ve hiç kimse sorumluluğu üzerine almıyor!
Hasılı bu bayramda Çağlayan yaylasında ulu bir çınar olmak vardı!