11 Nisan 2026, Cumartesi
13:10
UST1 Reklam Alanı
MANSET_ALTI Reklam Alanı

Bir nesil önümüzde İvriz İlköğretmen okulu öğrencileri vardı köyümüzde!  Köyün okumuş kesimini onlar temsil ederdi. Öğretmen olmak efsunlu bir hayaldi bizim için. Onlardan biri amcaoğlumdu, yüzü mütecaviz eser bulunan küçük bir kitaplığı vardı. Okumaya bu küçük kitaplıkta başladım! Protestocu sol kitaplar çoğunluktaydı. Tolstoy’u Maksim Goki’yi daha çocukken okumuştum. Bir de  şiir kitapları! Okuduklarıma özenir ben de yazardım! Hatta küçük bir şairdim! Cebimde kağıt kalem eksik olmazdı!

Şair olmak muhalif olmak demekti aslında! 12 Eylül öncesi gençliğin önceliği vatandı! Ülkeyi konuşturanlar kimlerdi bilmezdik! Bir senaryoyu oynadığımızı ne yazan ne söyleyen bulunurdu. Ama biz her gün ülkeyi yeniden kurar, yeniden kurtarırdık!  Kavgacı, eylemci gruplar vardı. Ben kavgacı bir tip değildim! O günden adım gazeteci veya biraz da alay geçmek isteyenlerin dilinde profesöre çıkmıştı.  Ben kavga edeceğim de şiirleri kim yazacak canım! Böylece 80 Eylülüne yaklaşıyorduk!

Sınıfımızda cedelci, ele avuca sığmaz bir Laz uşağı vardı! Nerde bir tartışma varsa orda biterdi. Bir gün bana bir paket kitap getirdi. Bunlar ne olacak dedim! Sende emanet kalsın dedi! Bu günlerde bize baskın yapıyorlar! Biz saf Anadolu çocuğuyuz ya, arkadaş hatırı kabul ettim! Hiç birini okuma fırsatım olmadı! Ama Humeyni ve Ali Şeriati ekibinin kitaplarıydı. (Dağ dağa kavuşmaz insan insana kavuşur derler! Geçenlerde bir seminerde karşılaştık. Bana telefonunu verdi. Aradığımda çok önemli biri olduğunu vurgulamak için kulağıma sessizce fısıldadı. Ben Ankara’dayım!)

Darbeye birkaç ay varken tayinim çıktı. Çanakkale’nin bir dağ köyünde ilk darbe sabahı! Hayat kendi seyrinde sessiz! Çok geçmedi bir bayram ziyareti için Konya’ya geldim! Darbenin soğuk yüzü ile ilk kez karşılaşıyordum! Panzerler, tanklar adım başı kimlik kontrolü yapan polisler! Gece yarısı garajın dışında binebildiğim bir otobüs! İçerisi tıklım tıklım dolu! Şehri çıkarken yolculardan biri ayağa kalktı, ben yüzbaşı falan! İçerisi çok havasız kaldı! Asker olanlar insin aşağı! Bayram sabahı ana ocağına yetişmek isteyen mehmedler çaresiz aşağı indiler! Bir daha bağırsa ben de mecbur inecektim! Askerlere tek emir yettiği için ben inmedim!

Köylülük böyle bir şey işte! Geri dönüyorum! Elimdeki şeker çuvalının içinde o zamanın atom bombası Risale-i Nurlar ve az önce bahsini ettiğim emanet kitaplar var! Sabahın alaca karanlığı, otobüs ansızın duruyor! Bir subay on kadar asker var önümüzde! Herkes aşağı! Otobüsün hizasınca tek sıra dizildik eşyalarımız elimizde! Ağır sağa sola zor çeviriyorum! Her şeyi didik didik dağıtıyorlar! Mütevekkilane sıramı bekliyorum! O anda taşıdığım yükün ne kadar tehlikeli olduğu hatırıma geliyor! Kalbin lisanı çoktan dualara başlamış, gönül kıpır kıpır! Hemen önümde genç bir insan var! Elindeki valiz neredeyse çatlayacak! Nihayet sıra ona geldi! Valizi açmak için kilide dokunur dokunmaz içi dışa savruldu! Leblebiler, çerezler, çoraplar, mendiller! Delikanlı “komutanım ben askerim!” diye bağırdı. Subay bir yandan niye zamanında söylemiyorsun diye çıkışıyor, bir yandan dökülenleri toplamaya uğraşıyordu! Onu gören askerler de valizin etrafına üşüştüler. İşte tam sırasıydı! Keseyi güç bela kaldırdım yavaşça arananlar kısmına aktardım! O telaşta kimsenin beni görecek hali yoktu! Annemin bir zırh gibi beni kuşatan duaları vardı etrafımda!

Yıllarca sorgusuz sualsiz işkence gören gençlerin hikayelerini dinledik! Çoğu eşimiz dostumuzdu! Mahkeme kapılarında evlat, kardeş, baba, eş özlemi ile ağlayan gözler gördük! Anadolu insanı her ne zaman bir büyük musibet yaşasa bir büyük insan yetiştirir.  O dönemde Allah rahmet etsin Kastomonulu  Mehmed Fevzi Kul ve dostları düşkünlere kol kanat gerdiler! Yeni bir neslin yetişmesine sebep oldular!

Yıllar yürüdü bizde peşinden geldik! İstanbul’da soğuk şubat rüzgarları esiyordu! Elimizde kalem vardı! Şairdik! Susamazdık! Susmamalıydık!  Allah şairler için onlar “intikamlarını alırlar!” buyurmaktaydı! İmam Bediüzzaman’ın Çamdağı’nda bulanan aziz hatırası, katran ağacı kesilip parçalanmıştı, o hareketi telin için arka arkaya  iki kitap yayınladım! Çamdağı Ülkesi, ve İdamlık Çınar diye! İkincisine yayın evi cesaret edemedi ismi “Kalp ülkesinin Sultanı” diye değiştirmek zorunda kaldık! Üniversite önlerinde başörtüsü zulmü yaşanıyor! Daha önceki yazılarımda tasvir ettiğim korkunç manzaralar günlük olarak tekrarlanıyordu!

Ben şairdim kavga edemezdim! O günlerde Peygamber Şairi Hassan b. Sabit (ra)ın hayatını yazmıştım! Hz. Peygamber’in mescidde kendisine şiir okuması için kürsü kurduğu ve  “Hassan’ın beyitleri düşmana ok darbesinden daha tesirlidir” buyurduğu Hassan!  Oysa Hassan Hendek harbinde kadın ve çocukların kaldığı kaleye sığınmış, savaşın kızıştığı bir sırada suikast için kaleye yaklaşan bir Yahudi ona gösterildiğinde “bu eller ancak kalem tutmak için yaratılmıştır!” demişti!

Panzerlerin önüne duramasam da  Şubat soğuğunda  milli irade hırsızlarının millete yaptığı ihaneti anlatmak için önce mazlum şehid Sultan Abdülaziz’in hayatını sonra “Al Yazmayı Gül Eylemek” kitabını yayınlamıştım! Abdülhamid’in Çetelerle Mücadelesi onları takip etti. Öyle zamanlardı ki bazen gece yazdığımızdan gündüz korkuyorduk! Sürekli gözetim altında derslere gider gelirdik!

Laf çok uzadı biliyorum ama beni bu yazıyı yazmaya sevk eden asıl sebebi anlatmadım henüz! O korkulu günlerden birindeydi. Uyuyor muydum uyanık mıydım bilmiyorum! Jandarma kapıdaymış!  İçerde ne lazım olursa hazırlamış valizime koymuşum! Birlikte Boğaziçi sahilinde yürüyoruz! Çok yüksek sesle ezan okunuyor! Bütün boğaz çınlıyor adeta! Ezan-ı Muhammedî karşılıksız kalmasın diyorum aynı yüksek tonda müezzini tekrar ediyorum! Ezanı tam olarak karşılıklı okuduk! Sonra karşı sahilde mağara benzeri bir yere girdik! İçerde sakallı, sarıklı, cübbeli bir zat sırtını duvara yaslamış oturuyor! Elinde otuzüçlü tesbihi var! Yüksek rütbeli, üniformalı bir zat önünde diz üstü oturmuş, arada bir “beli efendim, belî efendim” karşılığını veriyor. Ben de yanına dizüstü oturuyorum! Bir ara üniformalı zat, elini sırtıma koyuyor! “Tamam geçmiş olsun evine dön” diyor! Uyanıyorum Allah hayretsin!

Aradan yıllar geçti ve 16 Temmuz gecesi okunan ezanlar, bana yıllar önce Boğaziçi’nde tek başıma okuduğum ezanı hatırlattı. Evet ezanlar karşılıksız bırakılmamalıydı. Hemen tarihin bana emanet ettiği dört kelimeyi paylaştım:

“Halkın sesi Hakk’ın sesidir”. Ezanlarla birlikte sabahı bekledik!

Yazı hayatım boyunca hakkın, adaletin, uhuvvet-i İslamiyenin inkişafı için karınca kadarınca çalıştım! Denizden katre misillü evladı vatana, İslamı örnek olacak şekilde yaşamış insanların  hayatlarından bir demet bırakmak için gayret sarf ettim! Bu yolda asla vazgeçmeyeceğimiz ilkeler “hürriye-i şer’iyye, asayişin muhafazası ve muhabbet-i İslamiye” oldu hep! Çizgimizi hiç değiştirmedik Müslümanların kardeşliğine zarar verecek her hadisenin karşısında olduk!Bu gün de bu darbeyi planlayanlarla hiç bir ortak noktamızın olmadığını beyan ediyorum.

İkinci gün yolda Suriyeli bir akademisyene rastladım! Kendisinden birkaç ders almıştım! Kucaklaştık gözlerimin içine baktı. “Yüreklerimiz ağzımızda sabahı bekledik! Eğer başarsalardı bizim için ölümden başka yol yoktu!” dedi. İçim titredi! Demek Türkiye sadece Türklerin değil alem-i İslam’ın titreyen yürekleri üzerinde duruyordu!

  

ICERIK_ARASI Reklam Alanı
Etiketler: #yazilar
SOL1 Reklam Alanı

YAZARIN DİĞER MAKALELERİ

MOBIL_UST Reklam Alanı
ALT1 Reklam Alanı