Ölüm… Hayatın öte yüzü; her doğanın kaçamayacağı kesin, keskin ve sarsıcı hakikat. Fakat insan için ölüm, yalnızca bir an değil, her an yaşanan bir gerçekliktir. İçimizdeki hücreler her an ölür ve her an dirilir; her nefes alışımız bir doğuş, her nefes verişimiz bir gidiştir.
Hz. Ebubekir’e sorulan “Ölümü nasıl bilirsin?” sorusuna verdiği o derin cevap, sanki kalbimizin içinden yükselir:
“Aldığım nefesi veremeyecek, verdiğim nefesi alamayacak kadar yakın bilirim.”
İnsanın ölümü bir an değil her an tatması, Kur’an’ın “Her can ölümü tadacaktır.” ayetinin hikmetine ne kadar da uygundur… Ayette fiilin değil, sürekli bir hâlin kullanılması boşuna değildir; sanki ölüm, insanın hayat boyunca omzunda taşıdığı görünmez bir sırdaş gibidir.
Ölüm, insan için o kadar tanıdık, o kadar çıplak bir gerçek ki… Tabiata gören gözlerle bakan herkes, ölümün hayatla iç içe olduğunu fark eder. Her 24 saatlik döngü, insana bir ölüm provasını yaşatır:
Gündüz dünya gibidir, gece kabir, sabah ise yeniden diriliş…
Son nefesi düşünerek yaşayanlar, yataklarına kabre girer gibi girer; gündüzün muhasebesini gecenin sessizliğinde yapar. Çünkü bilirler ki:
“Nasıl yaşarsanız öyle ölür, nasıl ölürseniz öyle dirilirsiniz.”
Eskilerin şehirlerinde mezarlıklar şehrin en uzak köşesinde değil, hayatın tam ortasında olurdu. İnsan ölümü düşman değil, dost görürdü. Sabah perdelerini açtığında mezar taşlarına bakan bir mümin ürpermez; bilakis kendini toparlar, dünyasını ve ahiretini yeniden tartardı. Kabir ona korku değil, nasihat verirdi.
Ama modern insan…
Ölümü öylesine unuttu, öylesine uzağa itti ki… Ne mezarı görmek ister, ne ölümü anmak. Fakat kaçtığı gerçek, en olmadık yerde çıkar karşısına: Bir kaza, bir hastalık, bir haber, bir ayrılık…
Ve bazen bir anne gider…
Bazen bir baba…
İnsanın hayattaki “ilk dua”, “ilk sığınak”, “ilk omuz” dediği varlıklar…
Bir sabah telefon çalar, bir akşam kapı açılır ve bir anda dünya eskisi gibi olmaz.
O ev artık aynı ev değildir.
Seslerin rengi değişir, eşyanın dili susar.
İnsanın içinden bir parça çekilir gibi olur.
O an anlarsın:
Ölüm, kitaplardan okuduğun, başkasının başına gelen bir şey değildir artık…
Senin evinin içinden geçmiştir.
İşte tam bu noktada, “tek dünyalı” ile “iki dünyalı” olmanın farkı ortaya çıkar.
Tek dünyalı için ölüm bir yok oluş, bir bitiştir.
Ama iki dünyalı bilir ki:
Ölüm, bir kavuşma kapısıdır.
Bu dünya bir emanet, gidiş ise Allah’a dönüşün vakitli ve vakitsiz çağrısıdır.
Anne ve babasını kaybeden biri için ölüm, dünyanın en ağır kelimesidir belki…
Ama aynı zamanda, en çok düşündüren, en çok olgunlaştıran ve insana gerçek adresi gösteren öğretmendir.
Onlar gitti…
Evet, gitti.
Ama bir yokluğa değil.
Bizim göremediğimiz, bizim ulaşamadığımız ama bir gün mutlaka varacağımız o “Yüce Dost”un huzuruna.
Hani büyükler derdi ya:
“İyi bir ata bindi ve gitti…”
İşte tam öyle.
Gidişleri acıtır, evet.
Ama biliyoruz ki:
Biz de aynı yolun yolcusuyuz.
Biz de bir gün aynı kapıdan geçeceğiz.
Ölümden değil, onun bizi götüreceği huzurdan korkmalı mı insan?
İnna lillahi ve inna ileyhi raciûn…
Biz Allah’a aidiz ve sonunda O’na döneceğiz.
Anneye "anne" diye seslenmenin, babaya “baba” diyebilmenin ne büyük nimet olduğunu insan, onları kaybedince daha iyi anlar. Ama bilin ki:
Onlar bu dünyadan göçtü; sizden değil.
Siz hâlâ onların duasındasınız; kabirden bile.
Ve ölüm…
Korkulacak değil, hazırlanılacak bir misafirdir artık.
