Kur’an’da Hz. Îsâ (a.s.) kıssası, gücün merkezine merhameti yerleştiren bir ahlâk devrimidir. O, kılıçla değil sözle; zorla değil şefkatle konuştu. Hastaya dokundu, dışlananı sahiplendi, iktidarın katı kalıplarına insanı hatırlattı.
“Ben size Rabbinizden bir ayet getirdim.” (Âl-i İmrân, 49)
Bu ayet, mucizenin gösteri değil; vicdanı uyandıran bir işaret olduğunu bildirir.
Şifa ve Umut Dili
Hz. Îsâ (a.s.)’a verilen mucizeler—körün görmesi, hastanın şifa bulması, ölülerin dirilmesi—bir güç gösterisi değil; toplumsal yaraların sarılmasıydı. Kur’an, bu mucizeleri merhamet eksenli bir davetin parçası olarak sunar.
“Körleri ve alacalıları iyileştiririm.” (Âl-i İmrân, 49)
Şifa, yalnız bedene değil; kalbe de yöneliktir.
Dine Karşı Din
Hz. Îsâ (a.s.), dinin ruhunu kaybedip şekle hapsolan yorumlarına karşı çıktı. Yasayı inkâr etmedi; ama onu ahlâkla tamamladı:
“Ben Tevrat’ı doğrulamak için geldim.” (Âl-i İmrân, 50)
Buradaki itiraz, inanca değil; inancın iktidar aracına dönüştürülmesinedir.
Yoksullar ve Dışlananlar
Îsâ (a.s.)’ın etrafında saraylar değil; yoksullar, hastalar ve dışlananlar vardı. Bu tercih, ahlâkın tarafını gösterir. Kur’an’ın diliyle, hakikat aşağılananların yanında yeşerir.
Bugüne Bakan Yönü
Hz. Îsâ (a.s.) kıssası, bugün de güçlü bir soruyu gündeme getirir: Din, yaraları saran bir merhamet dili mi kuruyor; yoksa iktidarın sertliğini mi meşrulaştırıyor?
Kur’an’ın mesajı açıktır: Ahlâk yoksa, din eksiktir.
Sonuç
Hz. Îsâ (a.s.) kıssası şunu öğretir: Merhamet, zayıflık değil; en büyük direniş biçimidir.
İktidarlar geçer; ama insanı ayağa kaldıran sözler kalır.
“Allah, ona kitabı, hikmeti ve Tevrat ile İncil’i öğretti.” (Âl-i İmrân, 48)
