Kur’an’da Hz. Mûsâ (a.s.) kıssası, iktidarın zulme dönüştüğü her yerde yankılanan özgürlük çağrısının adıdır. Bu kıssa; sarayla sokak, Firavun’la köle, güçle hakikat arasındaki tarihsel çatışmayı gözler önüne serer.
“Firavun yeryüzünde büyüklük tasladı ve halkını sınıflara ayırdı.” (Kasas, 4)
Zulmün ilk adımı, insanları bölmek; ikinci adımı ise bu bölünmeyi kalıcı kılmaktır.
Sarayda Başlayan İmtihan
Hz. Mûsâ (a.s.), zulmün merkezinde, Firavun’un sarayında büyüdü. Kur’an bu ayrıntıyı boşuna vermez: Hakikat bazen gücün kalbinde filizlenir.
“Seni kendi gözümün önünde yetiştirdim.” (Tâhâ, 39)
Bu yetişme, bir konfor değil; ağır bir sorumluluğun hazırlığıdır.
‘Git Firavun’a’ Emri
Vahyin en sarsıcı çağrılarından biri Mûsâ’ya gelir:
“Firavun’a git; çünkü o azdı.” (Tâhâ, 24)
Bu emir, zalimin karşısına çıkmayı erteleyen her gerekçeyi boşa düşürür. Hakikat, saraya gitmekten korkmaz.
Mucize ve Direniş
Asa ve el mucizeleri, sihirbazların hilelerini boşa çıkardı. Kur’an burada gücün kaynağını netleştirir: Hakikat, gösteriden güçlüdür.
“Hak geldi, bâtıl yok oldu.” (İsrâ, 81)
Sihirbazların secdeye kapanması, iktidarın değil; gerçeğin kazandığı andır.
Deniz ve Özgürlük
Firavun ordusuyla yaklaşırken deniz yarıldı. Bu sahne, çaresizliğin doruğunda gelen ilâhî müdahaleyi simgeler:
“Asânla denize vur.” (Şuarâ, 63)
Özgürlük, kaçışla değil; imanla açılan yoldan gelir.
Bugüne Bakan Yönü
Hz. Mûsâ (a.s.) kıssası, bugün de geçerlidir: Zulüm kurumsallaştığında susmak tarafsızlık değildir. Kur’an’ın çağrısı nettir: Mazlumun yanında durmak imanî bir sorumluluktur.
Sonuç
Hz. Mûsâ (a.s.) kıssası şunu öğretir: Güç, zorbalığa dönüştüğünde karşısında mutlaka bir Mûsâ durur.
Firavunlar değişir; ama özgürlük mücadelesi bitmez.
“Şüphesiz zulmedenler kurtuluşa ermez.” (En‘âm, 21)
