Kur’an’da Hz. Sâlih (a.s.) kıssası, yoksullukla değil nimetle sınanan toplumların nasıl çöktüğünü anlatır. Semûd kavmi aç değildi, çaresiz değildi; aksine refah içindeydi. Dağları oyarak evler yapan, güvenlik ve konforu önceleyen bu toplum, sahip olduklarının hesabını vermeyi aklından çıkarmıştı.
“Dağlardan ustalıkla evler yontuyorsunuz.” (A‘raf, 74)
Bu ayet, nimetin üretime ve estetiğe dönüştüğünü; fakat ahlâkla buluşmadığında tehlikeli bir kibir doğurduğunu gösterir.
Nimet Neden İmtihandır?
Semûd toplumu için sorun nimet değil, nimetin mutlaklaştırılmasıydı. Refah, şükür üretmediğinde; güç gibi, insanı körleştirir. Hz. Sâlih (a.s.) kavmine tam da bunu hatırlattı:
“Allah’ın nimetlerini hatırlayın ve yeryüzünde bozgunculuk yapmayın.” (A‘raf, 74)
Bu çağrı, nimetin ahlâkî bir sınırla kullanılması gerektiğini bildirir.
Mucize ve İtaat Sınırı
Semûd kavmi, Hz. Sâlih’ten mucize istedi. Kendilerine verilen mucize, dişi deveydi. Ancak mucize, imanı garanti etmedi; aksine itaat sınavını ağırlaştırdı.
“Allah’ın devesine ve onun su içme hakkına dokunmayın.” (Şems, 13)
Toplum, nimetin paylaşımına tahammül edemedi. Deveyi öldürmeleri, aslında hak hukuk tanımayan refahın ilanıydı.
Helâkın Sessizliği
Semûd kavmi, gürültüyle değil; bir çığlıkla helâk edildi:
“Onları korkunç bir ses yakaladı.” (Hûd, 67)
Kur’an burada çarpıcı bir denge kurar: Dağları delenler, bir sesle susturuldu. Maddî sağlamlık, ilâhî adalet karşısında tutunamadı.
Bugüne Bakan Yönü
Hz. Sâlih (a.s.) kıssası, refah toplumlarına doğrudan hitap eder. Bugün krizlerin kaynağı çoğu zaman yokluk değil; ölçüsüzlüktür. Tüketim, paylaşımı boğduğunda; nimet felakete dönüşür.
Çevre sorunları, gelir adaletsizliği ve kaynak savaşları, bu ölçüsüzlüğün modern yansımalarıdır.
Sonuç
Hz. Sâlih (a.s.) kıssası şunu öğretir: Nimet, şükürle korunur; kibirle yok olur.
Kur’an’ın uyarısı nettir: Sahip oldukların seni kurtarmaz; onlarla ne yaptığın kurtarır.
“Onlara zulmetmedik; onlar kendilerine zulmettiler.” (Hûd, 101)
