8 Nisan 2026, Çarşamba
03:37
UST1 Reklam Alanı
MANSET_ALTI Reklam Alanı

Kuzey Kıbrıs’ta 11 Ekim günü yapılan Cumhurbaşkanlığı seçiminde, 198 bin seçmenin sadece yüzde 56’sının sandık başına gitmesi sonunda hiçbir adayın yüzde 50’yi aşamadığı görülünce, en yüksek oyu alan iki aday arasında bir daha seçime gidilecek.. En yüksek oyu alanlardan birisi, şimdiki Başbakan Ersin Tatar yüzde 33’e yakın oyla birinci; şimdiki C.Başkanı Mustafa Akıncı da, yüzde 29 civarında oyla ikinci..

Ama, bugünkü oy sandık başına gidenlerin yüzde 56’sının dışındakiler ikinci seçimde de oy vermeye gitmezlerse; ortaya çıkacak tablonun, , Türkiye için yeni bir baş ağrısı olmaya aday olacağı şimdiden söylenebilir. Çünkü, şimdiki C. Başkanı olan ve Türkiye aleyhinde, hattâ Güney Kıbrıs’daki rûm yöneticilerin bile söylemeye cür’et edemiyeceği cinsten lafları yüzünden Türkiye Hükûmeti tarafından hele de son 1 yılı aşkın zamandır muhatab bile kabul edilmeyen kişi, tekrar seçilirse, bu durum, Türkiye’nin çevresindeki rakib veya hasımlarından da daha tehlikeli bir durum ortaya çıkarabilir. Hani, baltanın darbelerinden inleyen ağacın, ‘Ne yapayım ki, sapı benden..’ diye yakınması darb-ı meselindeki gibi bir durum.. Eğer, Kıbrıs’ta böyle bir durum ortaya çıkarsa, Yunanistan, Suriye, Kuzey Irak ve Libya’da Hafter veya Ermenistan- Rusya vs. gibi konular bunun yanında solda sıfır kalır.

*

Kıbrıs’ı 1571’de Venedik’lilerden almıştık. 1914’de Birinci Dünya Savaşı başladığında, Osmanlı ile zıd taraflarda yer alınca, İngiltere Kıbrıs’ı ilhak ettiğini açıkladı ve bu fiilî ilhak, Lozan Andlaşması’nda, 20.maddede, bu durum, ‘Türkiye Hükûmeti Kıbrıs’ın İngiltere’ye aid olduğunu kabul eder..’ diyerek hükme bağlandı ve 1952’lere kadar Kıbrıs hatırlamaz olduk.

*

Türkiye’nin Kıbrıs diye bir meselesinin olduğunu 1954’lerden hatırlanmaya başlanmıştı.

Kıbrıs konusu bu satırların sahibinin zihnini de ilk gençlik yıllarından, ortaokul yıllarımdan beri meşgul ediyordu. Çünkü, 1957 Genel Seçimleri’nde Samsun’un Kavak ilçesinde, okulumuzun hemen yukarısındaki meydanda yapılan seçim mitinglerine, derslerden kaçıp gizlice gider ve politikacılardan, heyecanlı nutuklar dinlerdik.. Kürsüye çıkan kimi adaylar, ‘Ben bir bacağımı Çanakkale’de kaybeden filânım..’ der, (o zamana göre, 40 yıl öncelerdeki) Çanakkale Savaşları’ndan söz eder ve ‘Diğer bacağımı da Kıbrıs’ta vermeye hazırım..’ kabilinden halkı coşturucu nutuklar irad ederlerdi. Ülke çapında da ‘Kıbrıs Türktür’ mitingleri yapılıyordu.

*

Sonra.. 1959-60’da Türkiye, Yunanistan ve İngiltere arasında imzalanan Londra ve Zurich Andlaşmaları’yla; Kıbrıs Cumhûriyeti diye bir yeni devlet kurulması çare olarak bulunmuş ve bu 3 ülke de bu yeni devlet’in 3 garantörü olmuşlardı. Bu andlaşmaya göre, Cumhurbaşkanı Rûm, Cumhurbaşkanı Yardımcısı Türk olacak; ordu, polis ve diğer kamu memuriyetlerinde, 3’te 2 rum, 3’te 1 türk nisbeti uygulanacaktı.

O andlaşmanın Yunanistan tarafında Başbakan Konstantin Karamanlis ve Dışişl. Bakanı Averof vardı; Türkiye tarafında ise, Başvekil Adnan Menderes ve Dışişl. Bak. Fatin Rüşdî Zorlu.. Ama, bu iki isim de 27 Mayıs 1960 Askeri Darbesi sonunda Yassıada’da kurulan uyduruk bir mahkemede verilen idâm kararıyla öldürülmüşler ve Kıbrıs Cumhuriyeti oksijen çadırına konulmuş, o andlaşmalar gereği Kıbrıs Cumhurbaşkanı olan Piskopos Makarios, C. Başkanı Yardımcısı olan Dr. Fâzıl Küçük’ü entrikalarla kenara itmiş, o da hükûmet toplantılarına katılmamış; bunu fırsat bilen Makarios, oluşturulan bu yeni devletin çalışamadığından yakınıp, bu tıkanıklığın giderilmesi için Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’na başvurmuş ve ‘durum normale dönünceye kadar, Hükûmet’te 3’te 2 ekseriyeti oluşturan Rum tarafının Kıbrıs Cumhuriyeti’ni temsil edeceğinin karara bağlanmasını’ istemiş ve BM Genel Kurulu da 5 Mart 1964’de bu talebi kabul etmiş ve Türk tarafı açıkta kalmıştı.

YAZININ  TAMAMINI OKUMAK İÇİN  TIKLAYIN

ICERIK_ARASI Reklam Alanı
SOL1 Reklam Alanı

YAZARIN DİĞER MAKALELERİ

MOBIL_UST Reklam Alanı
ALT1 Reklam Alanı