Asım Gültekin, kendisini öğretmeye adamış bir fedaiydi.
Dava insanıydı. İstikamet sahibi olmayı, dava dediği değerler dünyasına olan inancı hiç soldurmadan yaşatmayı kendisine ödev bilmişti.
Öğretmendi. Öğretmenlik mesleği değildi sadece, hayatı yaşama biçimiydi. Ve yaşam, onun etrafındaki gençlere sürekli olarak sorduğu sorularla hareketlenen, dalgalanan bir sınıftı sanki. Neş’eli bir sınıf. Enerjik ve rüzgarda salınan buğday başakları gibi ahenkli bir gençlik. Ve elbette hareket, hareket, hareket. Sokağı hareketlendiren bir marş aniden veya sabah ezanına doğru yola çıkmış bir salavat korosu veya duvarlara yazılan en taze sloganlar yahut insanın ruhunu dürten el ilanları hatta tanımadığınız insanlara selam vererek şiir okuma eylemleri gibi kanı kaynatan işlerin mucidiydi...
Tavizsiz bir dilciydi. Kelimelerin kökenine yaptığı yolculukta, dile dair varoluş felsefesine ayna tutmayı bir bilinçlilik olarak tarif ederdi.
Etrafı hep kalabalıktı. Sorunu olan genç ona rahatlıkla kalbini açabilirdi. Söz verdiği saatte muhakkak dediği yerde olurdu. Yağmurda ya da güneşin altında, onun sizi bekleyeceğini bilirdiniz. Onun hayatı boyunca tek bir kimseyi bekleyeceği mesela, hiç birimizin aklına gelmemişti. Arkadaşları belki de ilk kez hissettikleri bir telaşla, ölüm haberi üzerine, ‘’bizi bekler’’ diyerek koştular gittiler Amasya’ya, onu omuzlarında taşıdılar, yatırdılar yerine, Kur’anını okudular...
O, hayatında da vefatında da, kalabalığı etrafında toplayan bir bal kovanı gibiydi. Allah rahmet mağfiret eylesin, asli vatanına geçti...