2 Şubat 2026, Pazartesi
22:02
23.07.2025
MANSET_ALTI Reklam Alanı

Yeni yazımı yazmak için bilgisayarımın başına geçtim. Bir gündeme göz attım bir de kendime. Türkiye gündemini yoklayınca; Ergenekon, Tele-Kulak iddiaları, Albay Çiçek, Genel Kurmay ve belgeleri, Domuz Gribi derken bir hayli başlıkla karşılaştım. Manzara gerçekten karamsardı. Size eğitimci ve kişisel gelişiminizi olumlu yönde etkileme misyonu olan bir uzman olarak karamsar bir tablo çizmek istemedim. Ama görünen köy kılavuz istemiyor. Pembe tabloları bırakalım politikacılar çizsin. Biz eğitimciyiz. Gerçekçi olmalıyız.

Bu aralar eğitimdeki gelişmeler kadar dikkatle takip ettiğim başlıca olay Genel Kurmaydaki gelişmeler ve Cunta. Düne kadar en güvenilir kurumların başında olan ordumuz bile kendi içindeki çekişmelerle uğraşıyor.

Cunta, bir kangren gibi ordunun içine yayılmış. Teşhis konmuş! Doktorlar seferber. Gerekli tüm hazırlıklar tamamlanmış ameliyat için. Ama eli neşterli birkaç kişi basmış ameliyathaneyi. Ve el koymuş olaya. Bu hastanın bir şeyi yok. Salıverin diye. Salınmışta! Bir daha gerçekten hasta olan gider mi o hastaneye? Oradaki doktorlara güveni kalır mı? Hayat kurtarması gerekenler hayat karartmaya devam ettikçe nasıl bir psikolojiye girer hastalananlar! Zaten halkın psikolojisini mahvetmeye çalışan zihniyet bunu başarmış olmaz mı? Bu vatanda doğan her Türk?ün asker doğduğu öğretilmedi mi bize yıllarca? Daha ilkokula giderken öğretmeye başlamadık mı çocuklarımıza tek kol hizaya geçmeyi? Sırayı bozanı cezalandırmayı. Gurbete yatılı okula yollarken, askere yollar gibi uğurlamayı.

Bugün her şeye rağmen vatanını seven ve askere alınan her Türk evladının askerden döndükten sonraki fikirleri, gitmeden öncekilerle tamamen zıttır. İstisnalar kaideyi bozmaz. Ortaya çıkanlara bakılırsa; cuntanın askere alınan herkesin üzerinde, vatandan milletten soğutma gibi bir psikolojik baskı yarattığını düşünmeye başlaması normal gözüküyor. Aksini düşünenler olabilir. Mantığa aykırı olduğunu düşünenlerde. Ama zaten boşuna denmiyor; ?Mantığın bittiği yerde askerlik başlar.? diye.

Gün gelir; Cunta temizlenir, kışlalar birer gül bahçesine döner. Vakti gelen her Türk vatandaşı seve seve ve neye hizmet edeceğini bile bile askere gider. Olur mu olur. Döndükten sonra da; ?Bu mudur askerlik dedikleri şey?? demez.

Sistemin kökten değişmesi gerekiyor. Bunu artık orduda görev yapan askerler bile kabul ediyor. Bu sanırım sadece benim değil binlercesinin düşüncesi olsa gerek. En azından bu yaşıma kadar tanıdığım tüm asker adayı ve askerliğini yapan erkeklerden bahsediyorum.

Telefonum çaldığında bir askerlik muhabbeti başladı geçen gün. Telefondaki arkadaşım bir savcı. Havadan sudan muhabbetten sonra, gündemle ilgili gelişmeleri konuşurken bir anımız canlandı. Gerçi askerliğini yapan hemen hemen herkesin benzer bir anısı olduğuna eminim. Askerlik görevimde savcılar, doktorlar, mühendisler, öğretmenler ve hali hazırda bu ülkeye emeği olan, insan yetiştiren, ülkeye yön veren insanlar tanıdım. Ama tek farkla; hepsini er olarak. Er olmaları saygıyı hak etmelerine engel değildi tabi. Hele de saygısızlığı gören bu ülkenin bir savcısı olunca iş tamamen değişiyordu. Normal şartlarda sivil hayatta onun önünden bile geçemeyecek şahıslar, sırf ellerindeki yetkiye dayanarak savcıya ağzı alınmayacak sözler sarfetmişti. Hem de nerdeyse yüzelli kişilik eğitimli bir grubun içinde. Ama çetin cevizdi bizim savcı. Rütbesine bile aldırmadan gereken cevabı verdi. Tabi bununla kalmadı olay. Bizim savcı hemen askerlik yaptığımız ilçenin Cumhuriyet Savcılığı?nı arayıp durumu anlatınca her şey tabiî ki bir anda değişti. Değişmek zorundaydı. Çünkü yetkiler çatışmasında kozlar değişmişti. Tabi biz öğretmenler sus pus olayın nereye varacağını pür dikkat izlemekle yetiniyorduk. Olay yumuşayınca kendi aramızda eğitimciler olarak bir değerlendirme yapmıştık. Muhabbet uzadıkça yapılanların insanları sindirme politikası olduğunda görüş birliğine varmıştık.


Cuntanın varlığını keşfetmiştik bir nevi. Hem de içlerindeyken. Bu tabiî ki görevini tam anlamıyla yapan, bize zor durumda kol kanat geren Yarbay Murat  DİRİCAN ?lar, yada işini gücünü bırakıp görev yaptığım köyüme kadar gelen Ağrı / Doğubayezıt?ın paşası Tuğgeneral Mustafa CANATAN gibiler için değil. Bu; işi, kariyeri, rütbesi, mevkisi en önemlisi mesleği ne olursa olsun  herkes için aynıdır.

Tabi orduda gelişmeler böyleyken diğer kurumlarımız süper mi? Tabiî ki hayır. Bu çalkantılar ve belirsizlikler ordumuz için ne kadar geçerliyse MEB içinde bir o kadar geçerli. İnsan heryerde insan. O halde farkı yaratan ne? Aylardır sözleşmeli öğretmenleri kadroya alacağız sözüne ve artık sözleşmeli personel almayacağız sözüne karşılık hala sözleşmeli öğretmen alan, öğretmenin öğretmenlik hakkına saygı göstermeyen MEB?e ne demeli? Sözleşmeli öğretmen feryat ederken, eşinden ayrı bırakılan öğretmen feryat ederken sözünü tutmayan bir anlayışı, ordudaki anlayıştan ayıran ne?

Aslında farkı yaratan biziz. Neden mi? Ayet-i Kerime?de de buyrulduğu gibi; Nasılsanız öyle yönetilirsiniz. Olay bu kadar açık ve net. Hal böyleyken her şeyi bir kenara bırakıp kendimizi düzeltmeye çalışmaya ne dersiniz? Biz işimizi en iyi şekilde yaparsak, sevdiğimizi en iyi şekilde seversek, yaptığımız her neyse en iyi şekilde yapmaya çalışırsak belki de her şeyin düzelmesi adına büyük bir adım atmış oluruz.

 

 

 

                M. Burak OLGUN

Nlp Trainer & Master Certified Coach

           www.degisimekseni.com

 

ICERIK_ARASI Reklam Alanı
Etiketler: #yazilar
SOL1 Reklam Alanı

YAZARIN DİĞER MAKALELERİ

MOBIL_UST Reklam Alanı
ALT1 Reklam Alanı