Bu günkü yazımızda, İslam dininin özelliklerinden birine kısaca temas edeceğiz. İslam dini pratiği olmayan teorik bir din değildir. Yani bir kelime-i şahadet-i söylemekle iş bitmiyor. O kelimeleri söyleyen onun pratiğini de yapmak zorundadır. Bir devletin varlığını kabul eden, o devlette yaşıyorsa kurallarına uymak zorundadır.
Allah?a ve onun kelamı olan Hz. Kur?an?a inanan kişi ondaki kurallara uyması gerekir. Kur?an?ı kerim o kurallardan birini şöyle açıklıyor. (Habibim) Eğer biz isteseydik her şehre bir uyarıcı peygamber gönderirdik.(Ama evrensel uyarma görevini sana verdik) O halde sen asla kâfirlere itaat etme ve Kur?an?a dayanarak onlarla büyük bir cihat ile mücahede gerçekleştir? (1)
Bu mübarek ayetlerde Efendimizin belli bir topluluğun peygamberi değil de, umum cinlere ve insanlara peygamber olarak gönderildiğini beyan etmektedir. Ayrıca getirip tebliğ ettiği esaslara karşı gelerek tecavüz edenlere, ?Kur?an?a dayanarak savaşmasının gerektiği? vurgulanmaktadır. Bundan anlaşılıyor ki, Müslüman?ın hizmetine engel olmak isteyenlerle savaşmak farzdır. Eğer saldırı vatanın dışından geliyorsa onlara karşı silahla mukabele etmesi gerekir.
Toplum içinde bir grup bu hizmeti üstlenirse, diğerleri o sorumluluktan kurtulur.
?Her bölgede bir kişi yeterli şekilde bu işi yapsa, geri kalanlardan farz sâkıt olur. Bu hüküm, onun herkese farz olduğuna dair gelmiş olan hükme zıt değildir. Zira mezhebimizin görüşü, farz-ı kifayetin bir kısım kimseler tarafından yapılmasıyla geri kalanlardan sâkıt olacağı şeklindedir.? (2)
Eğer, bahsinde bulunduğumuz hizmeti yapmakla yükümlü olan kişi ya da kişiler görevini yapmaz veya yapamazsa, o vakit herkese farzı ayın olur. Yani her insan vatanını savunmak için kuvvete başvurmak zorunda kalır.
Şayet saldırı içerden gelirse, buna karşı silahla mukabele olmaz. O vakit silahların yerini kitaplar mermilerin yerini harfler kelimeler cümleler alır.
Yalnız içeriden gelen manevi saldırıya karşı koymak çok çetin ve zorludur, büyük sabır ve gayreti gerektirir. Yani Allah?ın emir ve yasaklarını insanlara duyurmak her kişinin işi değil er kişinin işidir. Rabbimiz, bu zorlu hizmeti yürütenlerin kurtulacağını şu ayetle haber veriyor:
?Ey iman edenler! İçinizden hayra çağıran, iyilikleri yapıp kötülükleri önleyen bir topluluk bulunsun. İşte selamet ve kurtuluşa erenler bunlar olacaktır.? (3)
Hz. Kur?an?ın bu emri yerine getirilmez ve inananlar arasında doğru yolu tarif eden, kötü yolların vahim neticelerini anlatan bir topluluk bulunmaz ve bu hizmet terk edilirse, her tarafta fitne ve fesat ortaya çıkar ve yayılmaya başlar. Bundan dolayıdır ki, Hz. Huzeyfe?nin (ra) rivayet ettiği bir hadis?i şerif?te Allah Resulü (sav) ümmetini uyarıyor ve şöyle buyuruyor:
?Ya ma?rufu emreder, münkerden de nehyedersiniz, (yani ya iyilikleri emreder kötülükten sakındırırsınız) yahut Allah şerirlerinizi (şerlilerinizi) hayırlılarınıza mutlaka musallat eder. O zaman hayırlılarınız dua etse de duaları kabul edilmez.? (4)
Peygamber efendimiz, (sav) yine Huzeyfe?nin (ra) rivayet ettiği diğer bir hadis?i şerif?inde şöyle buyuruyor:
?Nefsimi kudret elinde tutan Zat?a kasem olsun, (Allah?a yemin olsun) ya ma?rufu emreder ve münkeride yasaklarsınız veya Allah katından umumî bir belâ göndermesi yakındır. O zaman yalvar yakar olursunuz da duanız kabul edilmez.? (5)
Demek, Efendimizin beyanıyla kurtuluşun reçetesi, Allah?ın emir ve yasaklarını anlatan topluluk olmaktır. O topluluğa maddi, manevi dualarıyla iştirak edenler de inşallah kurtulur. Yağmur yağdığı zaman herkesin bahçesine yağdığı gibi duasıyla o topluluğa iştirâk edenlerde ilâhi rahmetten nasibini alır.
Toplumda dini hayatın devamlılığı ve milletin huzurunu sağlamak açısından, iyilikleri emir ve kötülükleri yok etmeye çalışmak çok önemli bir hizmettir. Emredilen iyilikler, aklın ve şeriatın güzel kabul ettiği her şeydir. Yasaklanan kötülükler de yine aklın ve şeriatın çirkin bulup reddettiği her şeydir.
Gerek Kur?an?ı Kerim?in pek çok ayetleri ve gerekse Hz. Peygamberin (asm) hadisleri mü?minleri uyarmayı ve hak yola davet etme hizmetini teşvik etmektedir. Bu uygulamayı yapmayan milletler bir kısım musibet ve belalarla çökertilip tarih sayfasından silinmişlerdir.
Bir devlet gibi İnsanında maddi ve manevi iki cephesi vardır. Maddi cephesine gelen saldırıların tedavisi maddi olur. Ama manevi cephesine gelen saldırıya ise maddeyle karşı konulmaz, saldırı manevi ise tedavisi de manevi olur. Aksi halde onarılması güç yaralar oluşur.
Her insanın iç dünyasını karartan olaylar olduğu gibi aydınlatan sahnelerde vardır.
Bir devletin cumhurbaşkanı sorumluluk alanına başkalarının girmesine meydan verirse, o zaman her kafadan bir söz çıkar, o devlet alt üst olur. Sonra da iyiler ayaklar altına alınır, kötüler de baş tacı yapılır, devletin düzeni bozulur.
Eğer insanda bulunan hissiyatın cumhurbaşkanı hükmünde olan akıl, bir bedende hâkim olmayıp ipin ucu nefsin eline geçerse, yeryüzünde en şerefli bir varlık iken mertebesi en düşük bir hayvanın seviyesinde bile kalmaz. Nefsinin esiri olan insanların neler yaptıkları gazete sayfalarında TV ekranlarında görülüyor.
İnsanın en büyük düşmanı nefistir, bununla savaşmak herkese farzı ayındır. Kişi nefsinin kötülüğe, tembelliğe ve heveslerine olan meylini kırarak hakka kulluk ederse, imanın gerçek büyüklüğü ortaya çıkar. Bunu yapabilen insanlar nadirdir. Allah Resulü bu hakikate binaen ?gerçek mücahit? nefisiyle kavga verendir, buyurmuştur. (6)
Eğer insandaki akıl bedene hâkim olursa, en büyük düşman olan nefsiyle mücadele eder ve onu teslim alırsa, Allah katında derecesi artar. O vakit nefis, en büyük dost gibi onu füze hızıyla cennete götürür. Evet, nefis sanıldığı kadar kötü değildir, ama iyi bir komşu da değildir. Hani derler ya kötü komşu adamı mal sahibi yapar. Şeytan ve nefis de öyledir. İnsan aklını kullanırsa, onlar onu cennet sahibi yapar.
Hz. Mevlâna, hem şeytan hem de nefis insanın, Allah katında mertebe kazanması için, hem engel hem de vesiledir, demiştir. Bunu şu veciz ifadesiyle dile getirmiştir:
?Su, geminin içine girerse onu batırır. Altında bulunursa, onu yüzdürüp rıhtıma götürür.? (7) Evet, insanın en kuvvetli siperi onun tövbesidir ve rehberi Resul-ü Ekrem?in (asm) sünnetidir. İnsan tövbe siperini terk ederse şeytanın oklarına hedef olur. Bundan sonra şeytan onun doğru yolunun üstüne oturup pusu kurar, kalp ve kafasını bulandırıp ona yaptıklarını güzel gösterir ve her türlü yıkımı yaptırır.
Nefis ve şeytanın tuzağına düşmemenin yolu, Risale-i Nurda şöyle tarif edilmiş:
?Ey ehl-i iman! Bu müdhiş düşmanlarınıza karşı zırhınız: Kur'an tezgâhında yapılan takvadır. Ve siperiniz, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın Sünnet-i Seniyesidir. Ve silâhınız, istiaze ve istiğfar ve hıfz-ı İlahiyeye ilticadır.? (8)
(1) Furkan Suresi,25/51-52
(2) İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/390.
(3) İmran Suresi, 3/104
(4) Tirmizî, Fiten: 9, 2170; Kütüb-ü Sitte 92
(5) İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/379
(6) İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:5/189
(7) Mevlana, I, 76.
(8) Onüçüncü Lem, sa, 72
([email protected])
