Seydişehir'imizin çınar yaşındaki büyüklerinden müfettiş Mehmet Ali Ongül merhum İle çok sohbet ederdik. Kendisi çok hassas mizaçlı ve idraki yüksek, üstelik şairdi de. Son zamanlarında ihtiyarlığın verdiği halet-i ruhiye içerisinde yalnızlık hisseder, sık sık buluşmamızı isterdi. "Gel evladım Hafız Efendi gel, biz bu toplumda akran-ı yetim olduk" derdi. Yine bir sohbet esnasında Seyyid Veli Hazretleri mevzu olunca bana kendisinden evvelki kuşaklardan aktarda gelen şu bilgiyi nakletti:
Seyyid Harun Veli Hazretleri, camiyi yaptırırken taşlarını Mortaş'tan yani bugünkü madenin olduğu yerden getirilmesini istermiş. Seyyid Veli Hazretleri, veli gözlüğüyle o gün madenin keşfini işaret ederek kerametini izhar ediyordu.
SİGARA DÜŞMANI RAMAZAN EFENDİ (ÖZ)
Bu zat-ı muhterem merhum haklı durumlarda tavizsiz bir duruş sergiler, gerektiğinde öfke yüklü olduğunu belirtirdi. Nitekim karşısında sigara içen birisini gördüğünde tepkisini ortaya koyarak "İçmeyin şu mel'unu, Firavundun pisliğini" derdi. En iyi meziyetlerinden birisi güzel Kur'an okuyanı sever sayar, evinde misafir ederdi.
Hacı Abdullah Efendi'yi hayatında gördüğünü söylerdi. Hacı Abdullah Efendi, çarşıya çıkışında yüzüne perde çekermiş. Bunun yorumlaması evliyaların sır perdesi ihlâl edilmeyip ihlâsına mani olmasın diye keşif ehli böyle tedbirler alırlardı. Bu olaya zahiri gözle bakmamak lazımdır, dediğimde bana katılırdı.
Ramazan Efendi, bana Hacı Abdullah Efendi nin şu sözünü de nakletti: Dört tekerlekli at arabalarını görünce şu tespiti yapardı. Arabanın ön tekerlekleri arka tekerleklerinden küçük olduğu için "Eyvah! Küçük kafalı insanlar iş başına geçecek" diyerek gelecek kuşaklara gönderme yapıyormuş.
Bir de latifesini anlattı: Komşusunun bir kız çocuğu dünyaya gelmiş, isim koydurmak için Hacı Abdullah Efendi'ye gider. Hacı Abdullah Efendi. "Maşallah Maşallah ömürlü olsun" deyip ismini koyunca çocuk sahibine "Evinin damına bir sancak dikmişsin." dermiş. Adamın üst üste dört beş kız çocuğu olunca komşusu yine isim koydurmaya gelince "Maşallah hayırlı, ömürlü olsun" deyince adamcağız "Şeyh Efendi, damımda sancak dikecek yer kalmadı" deyivermiş. Şeyh Efendi ise tebessüm etmiş.
GAZNEFERLERİN ALİ EFENDİ
Kazamızın yaşlı çınarlarından Gazneferlerin Ali Efendi merhum, Arasta içerisindeki dükkânında esnaf büyükleriyle bir çay sohbetinde şu olayı anlattı:
1923 veya 1924'lerde Seydişehir'e ilk defa bir Bakan geliyor. Bu Bakan o günün Münakalât Bakanı bugünün ise Ulaştırma Bakanı yanında Antalya Milletvekili Rasih Kaplan Akseki istikametinden Seydişehir'e geleceklerini bir telgrafla Hasan Baran'a bildirirler. Biz bu telgrafı alınca heyecanlandık. Zira Bakanı nasıl misafir edeceğiz telaşı içerisinde istişareye koyulduk. Sebebi ise bizim evlerimiz Bakan ağırlamaya müsait değildi. En iyi Hasan Baran*ın evi, bizim evlerden düzgün, orada misafir ederiz diyerek anlaştık.
Ulaştırma Bakanı ile Rasih Kaplan, şehrimize teşrif ettiler. Bugünkü çarşı ortasında yeni yapılan Belediye binalarının bulunduğu yerde iki katlı binanın balkonundan bizlere şöyle hitap etti: "Sayın Seydişehirliler! Size bir müjde veriyorum. Abdülhamit'in Eğirdir kazasına
kadar getirdiği tren istasyonunu biz devam ettirerek Beyşehir-Seydişehir'den geçirerek Bozkır May boğazından Çumra'ya ulaştıracağız."
Bakanın bu vaadinden şunu anlıyoruz; maden keşfi merhum Abdülhamit tarafından bilmiyormuş.
ÜZGÜN AYRILAN MAHMUT ESAT EFENDİ
1871 yılında belediyelik olan kazamızın dünya çapında tanınan, bilim dünyamıza 26 tane eser kazandıran kadastro bilimini tedvin ve istem haline getiren kazasker olan, devletler hukukunu yazan, emsali bilim adamlarınca takdir edilen merhum hemşehrimiz Mahmut Esat Efendi, ömrünün bir kısmını da doğduğu şehrine hizmet etmek düşüncesiyle Belediye başkanlığına adaylığını koyar. O günün Seydişehir halkından bazıları Mahmut Esat Efendimin karşısına ümmi derecede cahil Kısrağın Hüseyin Efendi diye bir zatı rakip olarak çıkarırlar. Bu adamı Belediye Başkanı olarak kazandırırlar. Bu hazin manzara karşısında Mahmut Esat Efendi, üzgün olarak şehrimizden ayrılırken dostlarına şöyle seslenir:
"Belediye var narh-ı yok, motoru var çarkı yok Dört cahil oturmuş, birbirinden farkı yok."
Gerçekten de bu olaydan üzülmemek mümkün değil. Yöre olarak söylenecek söz şudur: Haset, hakikatlere köstek aymazlığından bir kurtulabilsek.
BİR HATIRA DA SADİ IRMAKTAN
Seydiharun Camii'nde görevliyken günlerden bir gün eski Belediye Başkanlarımızdan Nevzat .Akbaş Bey'in Sadi Irmak'ın camiyi ziyaret edeceğini söyleyerek anahtarını getirmemi istediler. Camiye gittim, Sadi Bey'e "hoş geldiniz efemdim" dedikten sonra kapıyı açtım. Sadi Bey, camiye girdiler, doğruca vaaz kürsüsüne yöneldiler ve şu tarihi olayı anlattılar:
Yunanlılar Anadolu'yu işgal edip Ivonya'ya kadar gelmekte olduğu şayiaları yayılmıştı. Ben o zaman on veya on iki yaşlarında falandım. İşte bu kürsüde bir vaiz efendi şöyle söylüyordu: "Muhterem cemaat korkmayın! Yunanlılar buraları ve yurdumuzu işgal edemeyecektir. Zira şu ayet bize bu müjdeyi veriyor." Biz bu Kur'an'ı indirdik, muhafızı da biziz". Bu ayetin lafzını okudu.
Sadi Bey, bundan sonra caminin sağ tarafındaki mezarlara yöneldi. Mezarın birindeki kitabeyi okuyunca "İşte benim üstazım" dedi. Bu kitabeleri Nevzat Bey, metruk halde oradan buradan toparlayıp buraya koydurduğunu söyledi.
Bundan sonra Sadi Bey'den söz istedim. "Efendim malum âlileriniz memleketimizde kışlar çok şiddetli geçiyor, lütfedip camimize kalorifer (ısıtıcı) yaptırılmasına delâlet buyurunuz" dedim. Bana "Vakıflar bu işlerle uğraşmıyor mu?" dedi. Başbakanlık ve Senato Başkanlığı yapmış bir Seydişehir büyüğünün bu sözü söylemesine çok üzüldüm.
I


