Âdem (a.s.) zamanından
beri, insanlık tarihinde, iki cereyan birbiriyle çarpışarak gelmiştir. Kıyamete
kadar da bu böyle devam edecektir.
Cenab-ı Hak yalnız
güzel şeyleri yaratmış
olsaydı,
o vakit güzelin güzelliği bilinemezdi. Güzelin güzelliği anlaşılması için, bir ölçü olsun diye Rabbimiz çirkinlikleri de
yaratmıştır. Şu dünyayı büyük bir eleğe benzetecek olursak, bu elekte elenip
birbirinden ayrılmak üzere, iyiyi, kötüyü, güzeli ve çirkini birbirine karıştırıp bu dünyaya göndermiştir. Yalnız
çirkinlere nispeten güzellikler daha fazladır.
Şu bilinen bir gerçektir ki; bir işte
büyük kâr varsa az zarar kabul edilir. Az zararın olmaması için
büyük kârdan vaz geçilmez, geçilirse
daha büyük zarar olur. Mesela: kangren olmuş bir parmağın kesilmesi zarardır,
ama parmak kesilmezse kol kesilir, daha büyük zarar olur.
İnsanlar arasında Firavun gibi caniler çıkıyor, bunlar
olmasın diye insanlık yaratılmazsa Musa
(asm) gibi büyük bir peygamberi kaybederiz. Ebu cehil olmasın diye Hz. Muhammed?den (asm) vaz geçemeyiz.
Çünkü o cahiller sayesinde âlimlerin kıymeti
biliniyor.
Zulüm ve isyanda hayırsız bir lezzet görüldüğünden,
nefis onlardan nefret etmez. İşte bunun için Rabbimiz Fatiha?nın sonunda o
zulmün ve isyanın sonucu olan
gazabı İlahîyi zikretmiştir ki, nefisleri o zulüm ve isyandan vaz geçirsin.
Eğer tövbe ve nedametle isyandan vaz geçilmezse, kalp mühürlenir haklarında
ilahî gazap kaçınılmaz olur.
İşte Müslüman tövbe istiğfar ile namaza girer ve namaz içinde ( ğayril
mağdubi aleyhim veleddâllîn) ?Yarabbi
gazabına uğrayanlardan eyleme? diye dua ettiği gibi, his ve heveslerinin akıl ve vicdanlarına galip
gelmesiyle, batıl bir itikada girip nifaka düşen, ?sapıklardan eyleme? diye dua eder.
Bu iki cereyanın biri,
silsile-i nübüvvet ve diyanet, diğeri silsile-i felsefe ve hikmet, yolunu takip
etmişler. Her ne vakit bu iki silsile
birlikte hareket etmiş ise; insanlık
âlemi parlak dönemler yaşamıştır.
Ne vakit ayrı
gitmişler ise, bütün hayır ve nur, silsile-i nübüvvet ve diyanet etrafına
toplanmış ve şerler ve dalaletler, felsefe silsilesinin etrafında toplanmıştır.
Nübüvvet yolunu seçen nurani zatlar, kâinat sahibinin
lütuflarına mazhar olup, insanlığı melekler derecesine, belki daha üstüne
yükselmelerine vesile olmuşlardır. Dünyada iman hakikatleriyle manevi bir
cennet, ahret yurdu için bir saadet kazanıp ve kazandırmışlardır.
İkinci cereyan, istikameti bırakıp kâh ileri kâh geri
kalıp orta yolu bulamamışlar. Akıl onlar için bir azap vesilesi ve elemler
toplayıcı bir âlete dönüşmüş, insaniyeti en bedbaht bir hayvandan aşağı düşürüp
dünyada dahi zulümlerine mukabil Allah?ın
gazabını ve musibet tokatlarını yemişlerdir.
øçÆ÷ ønø®üÚ÷éÉùm÷nû÷¥Æ
DùLëùùê¤C÷ûnÆ A
?Zarara kendi
rızasıyla düşenin, lehinde bakılmaz.? .
İşte, Fatiha-i Şerife?nin sonunda ki ayetler o şerli
cereyanı nazarımıza veriyor ve bizi aynı akıbete uğramasınlar diye namaz gibi
bir makamda ?Yarabbi gazabına uğramış veya sapmışların yoluna değil,
kendilerine lütuf ve ikramda bulunduğun kimselerin yoluna bizi ilet? diye dua
ediyoruz.
Burada
konumuzu Efendimizin bir duasıyla bağlayalım. Allah Resulü namazdan selam verip
çıkınca, yaptığı duanın kısa bir bölümü şöyledir.
?Allah?ım! Katından vereceğin öyle bir rahmeti senden
istiyorum ki, onunla kalbime hidayet, işlerime nizam, dağınıklığıma tertip,
içime kâmil iman, dışıma amel-i Salih, amellerime temizlik ve ihlâs verir,
rızana uygun istikameti ilham eder, ülfet edeceğim dostumu lütfeder, beni her
çeşit kötülüklerden korursun.? (1)
Kaynak
Kutub-i Sitte Tercüme ve
Şerhi, Hadi, No, (1811)
cilt, 6, Sa, 20, Prof, İbrahim Canan Akçağ Yayınları,
Feza Gazetecilik, A.ş, İst.


