Sözü dolaştırmadan konuya girmek en iyisi. Sadeleştirme tartışmaları ile ilgili iki yazı kaleme aldım. Bunun üzerine doğrudan bana hitap eden uzun bir yazı yayınlandı. Hakeret açısından zengin, hakikat açısından oldukça fakir bu yazıya cevap vermek niyetinde değildim. Ne varki iyi niyetli ikazlarımı dinleyen olmadı.
Dostlarım ise bu güne kadar sizlerle paylaştığım hakikatları töhmetten kurtarmam gerektiği konusunda beni ikaz ettiler.
Sözün kısası sizleri hiç aldatmadım. Karşılaştığım problemi o anda aklımın ve kalbimin bana gösterdiği istikamette yürüyerek çözmeye çalıştım. Benden her zaman başkalarına göre hesaplanmayan düşünceler işittiniz.
Bahsettiğim yazı ?zamanın teğayyürü ile ahkamın teğayyürü inkar edilmez? düsturunu Üstad bir çok yerde kullanmıştır dememden hareketle kendimi aleme rüsva tetiğimi ileri sürmekteydi
Acaba öyle mi? Şimdi bunu göreceğiz.
Ezmânın teğayyürüyle ahkâmın teğayyürü inkâr olunamaz.(Mecelle 39. Madde)
Bu maddenin izahının Ali Haydar Efendi şöyle yapar:
?[Ezmânın] tebeddül ve [teğayyürüyle] örf ve âdete mübtenî olan [ahkâmın] yâni, Ahkâm-ı cüz?iyyenin tebeddül ve [teğayyürü inkâr olunamaz.] Zîrâ ezmân teğayyür ettikçe nâsın ihtiyâcâtı ve ahvâli ve örf ve âdeti ve isti?mâlâtı dahi teğayyür edeceği cihetle delîle mebnî olmayıp, örfe mübtenî bulunan ahkâm-ı cüz?iyye dahi tebeddül eder. Ammâ ahkâm-ı külliyye her halde bâkī olup teğayyür eylemez. Bu gibi ihtilâf zemânı "zemâna mebnî ihtilâf" ile ihtilâf-ı bürhânî "delîle ve huccete müstenid ihtilâf" beynini fark ve temeyyüz etmek hayli dikkate muhtâcdır.?
İlk dönem alimleri bu kuralı satın alınacak mallar hakkında yeterli derecede ilim sahibi olunması örneği ve teferruatı üzerinden açıklamışlardı. Elbette külli bir düstur onu açıklamak için verilen bir örneğe indirgenemezdi.
Nitekim sonra gelen alimler bu kaideyi, farklı örnekler üzerinde tatbik etmiştir. Ezcümle ?Şâhidlerin sırran ve alenen tezkiye olunması ve mâl-i vakf ve mâl-i sağīri gasbedip, isti?mâl eden kimesne üzerine her halde zamân-ı menfa?at yâni, Ecr-i misil lâzım olması bu kā?ide üzerine müteferri? mes?eledendir.?
Ağır bir dil ile yazıldığı için örnekleri sadeleştireyim: İmâm-ı A?zam, zamânında insanlar salih idiler. Mal ile ilgili davalarda karşı taraf istemedikçe yada itham etmedikçe şahitlerin doğru sözlü insanlar olduğuna dair ayrıca şahit gösterilmesine ihtiyaç olmadığı fetvaya konusu olmuştu. İmâmeyn zamanında halkın ahvali değişmiş, yalan söyledikleri görülmüş olduğu için gizli ve açık şekilde şahitlerin tezkiye edilmesine ihtiyaç görüldü. Fetvâ İmâmeyn mezhebi üzerine verildi.
Aynı şekilde önceleri bir vakfın menfeatını gasp eden bir şahıs için tazminata hükm edilmezken son dönem fakihleri, halkın vakıf ve yetim mallarına haksız müdahalelerini görünce bu durumlarda tazminata hükm edileceğine karar verildi.
?Ezmânın teğayyürüyle teğayyür eden ahkâm, örf ve âdet üzerine mebnî bulunan ahkâmdır. Ammâ nass ile sâbit olan ahkâm tağayyür eylemez. Zîrâ nass örften akvâdır. Çünkü, nass bâtıl üzerine olması aslâ muhtemel değil iken, örf bâtıl üzerine olabilir.?
Şarihe göre bayram gecelerinde kabirler üzerine "kandiller ve mumların" yakılması, şeriatın fasid ve batıl saydığı alış veriş şeklini alışkanlık haline getirilmesi, gıybet gibi haramlara alışkanlık kazanma batıl örflere örnektir. Bunların helal sayılması dini ve imanı tehlikeye düşürür.
Şarih merhum, her zamanın kendine has hükümlerinin olduğu, böyle küllî kuralların sabit bir örneğe bağlı kalmayacağını özellikle vurgular. (Ali Haydar Efendi, MECELLE ŞERHI 39. Madde)
Üstad Bu Esası Nasıl kullanmıştır.
Hemen belirtelim ki bu esas, insanlığın kemalata yürüyüşünün en önemli rehberlerinden biridir. Bütün tecdit hareketleri bu esas üzerine yürür.
Risale-i nurlar da çok sayıda meselede bu esasın suretini görmek mümkündür.
İlk bakışta üstadın bu esası kendine mahsus bir söyleyişle ?Eski hal muhal ya yeni hal, ya izmihlal? şeklinde formüle ettiğini görürüz. İlk eserlerinden itibaren sık sık bu kaideye atıf yaptığı bilinen bir durumdur.söz gelimi:
?S- Neden çok âdât-ı müstemirremizi tezyif ediyorsun?
C- Herbir zamanın bir hükmü vardır. Şu zaman, bazı ihtiyarlanmış âdâtın mevtine ve neshine hükmediyor. Mazarratlarının menfaatlarına olan tereccuhu, i'damına fetva veriyor.?(Münazarat s. 64) bu kaideyi bu kadar veciz bir şekilde ifade etmek ancak Bediüzzaman?a yakışır.
Ali Haydar Efendi?nin bu düsturu, adet ve örf için sınırlamasına rağmen, Üstad ayet ve hadislerin anlaşılamayan veya yanlış anlaşılan yorumlarına karşı da bu esası uygulamıştır. İzaha gerek yoktur ki tecdid ve ihya böyle bir şeydir.
Bediüzzaman?ın -bütün alem-i İslam tarafından takdirle karşılanan- klasik dönem cihad anlayışına getirdiği yorumu bu çerçevede değerlendire biliriz. Cihad denilince mutlaka saldırı ve savaşı önceleyen yorum günümüzde İslam aleminin çözülemeyen en ciddi problemlerinden birini teşkil ederken, Üstad?ın getirdiği müsbet hareket metodu, yeni ve ikinci bir cihad yolu açmış, İslam alemi bu yorumla ciddi şekilde rahatlamıştır. Bu tesbiti aşağıya aldığım satırlar veciz bir şekilde ortaya koymaktadır.
?İ'lâ-yı Kelimetullahın en müthiş düşmanı olan cehil ve fakr ve ihtilâf-ı efkâra cihad edeceğiz. Amma; cihad-ı haricîyi, şeriat-ı garrânın berâhin-i katıasının elmas kılınçlarına havale edeceğiz; zira, medenîlere galebe çalmak, ikna iledir; söz anlamayan vahşiler gibi icbar ile değildir. Biz muhabbet fedaileriyiz, husumete vaktimiz yoktur!...? Tarihçe-i hayat, s. 60
Açıktır ki cehil, fakr ve ihtilâf ile cihad önceliklidir. Ve sulh-ı umumi için çalışmak bu asırda Kuran?ın biri diğerini izah eden ayetleri çerçevesinde öncelik kazanmıştır. Yine belirtmek gerekirse bu yorumu yapabilecek bir şahıs, o asrın müceddidinden başkası olamaz. Üstad?ın ısrarla ?Kur?an bizi siyasetten men ediyor? şeklinde yaptığı vurgu aynı bağlamda ele alınmalıdır.
Öte yandan ilk asırlarda her kavme bir peygamber gönderilirken Haret-i Peygamber aleyhisselam?ın bütün insanlığa tek bir peygamber olarak gönderilmesini Üstad yine bu kaide ile açıklar.
İnsanlar ? ? birtek ders alacak, birtek muallimi dinleyecek, birtek şeriatla amel edecek vaziyete geldiğinden, ayrı ayrı şeriata ihtiyaç kalmamıştır, ayrı ayrı muallime de lüzum görülmemiştir.? derken bu bahsin devamında insanların ekserisi bir yüksek mektebin talebesi gibi ?bir seviyeye girse; o vakit mezhebler tevhid edilebilir. Fakat bu hal-i âlem, o hale müsaade etmediği gibi, mezahib de bir olmaz? demektedir. (Sözler s. 485). Görüldüğü gibi temel İslamî meselelere aynı kaide tatbik edilmiştir.
Alem-i İslam?ın çözmekte zorlandığı diğer bir konu sahabeler arsında yaşanan savaşlardır. Üstad bu savaşları aynı kaidenin tatbiki ile bir usule bağlar. Adalet-i mahzanın mürur-u zamanla uygulanma imkanı kalmadığına hükmeden sahabilerin, ?ehvenüşşerri ihtiyar" denilen adalet-i nisbiyeyi uygulamak istediklerini, bu noktada yaşanan içtihad farkının savaşa yol açtığını söylerken işaret ettiği usul yine aynıdır.
Müteferrik Olarak Aynı Kaideye İşaret Eden Diğer Bahisler.
?Her zamanın bir hükmü var. Şu gaflet zamanında musibet şeklini değiştirmiş. Bazı zamanda ve bazı eşhasta bela, bela değil, belki bir lütf-u İlahîdir? (Lemalar. s. 13)
?Eski zamanda, esasat-ı imaniye mahfuzdu, teslim kavî idi. (?) Fakat şu zamanda dalalet-i fenniye, elini esasata ve erkâna uzatmış olduğundan ? ? (Mektubat, s. 377)
?Kezalik kelâmlarda, sözlerde de zamanın tesiri vardır. Meselâ bir zamanda kıymetli bir sözün, başka bir zamanda kıymeti kalmaz.? (İşaratü?l- İcaz, s. 112)
? Zaman-ı mazi, bu zamana kıyas edilemez; aralarında çok fark vardır. ?(İşaratü?l- İcaz, s. 112)
Her zaman def'-i şer, celb-i nef'a racih olmakla beraber; bu tahribat ve sefahet ve cazibedar hevesat zamanında bu takva olan def'-i mefasid ve terk-i kebair üss-ül esas olup, büyük bir rüchaniyet kesbetmiş (Kastamonu lahikası s. 149)
Yâni en muhkem ve onunla bağlanacak zincir doğruluktur. Amma; maslahat için kizb ise, zaman onu neshetmiştir. Tarihçe-i hayat, s. 97
?Evet her zamanın bir hükmü var. Zaman dahi bir müfessirdir. Ahval ve vukuat ise, bir keşşaftır. Efkâr-ı âmmeye hocalık edecek yine efkâr-ı âmme-i ilmiyedir.? (Muhamekat s. 23)
?Zaman bir büyük müfessirdir; kaydını izhar etse, itiraz olunmaz.? (Münazarat s. 33)
Görüldüğü gibi Üstad usul-ü İslamiye?nin en esaslı bir kaidesini bir çok konuda tatbik etmiş, zamanın ruhuna hitap eden bir tefsir ortaya koymakla kalmamış, alem-i İslamın en büyük problemleri için aynı esas çerçevesinde yeni çözüm yolları önermiştir.
Bu zamanın en büyük farz vazifesi, ittihad-ı İslâmdır. (Hutbe-i Şamiye 91)
Evet her zamanın öne çıkan ihtiyaçları vardır. Risale-i Nurların neşri noktasında olaya bakıldığında geçmiş 70-80 yıl boyunca iman esaslarını tespit ve yerleştirme gayet isabetli olarak öncelik kazanmıştır. Son 10 yıla bakıldığında ise sevk-i ilahi olarak insanların Hutbe-i Şamiye, Münazarat ve Sünühat gibi eserlerle daha çok ilgilendiğini görmek mümkündür. Bu yönelme uhuvvet-i İslamiye ve ittihad-ı İslam?a ait bahisleri tartışma zamanının geldiğini göstermesi açısından dikkate değer.
Üstad?ın kerametkarane tam da tartıştığımız konulara temas eden iki sayfasını okuyunca ben doğrusu çok şaşırmadım. Ama mutlaka şaşıranlar olacaktır: Üstad birbirini inkar eden hizmet erbabı için aşağıdaki sual ve cevabı, izah etmeye çalıştığım düstur ile nazarımıza verir:
Sual: Nasıl birbiriyle ittihad ve ittifak edecekler? Halbuki bazıları bazılarını münkirdir. Onların düsturlarındandır ki, münkir ile muhabbet, belki ünsiyet dahi haramdır. İnkâr meselesi mühimdir.
Cevap: Öyleyse size şöyle bir hitap etmek hakkımdır: Ey divaneler! İşitmediniz mi, anlamamış mısınız ki, ?Mü?minler ancak kardeştirler.? (Hucurat ayet) bir namus-u İlâhîdir? Veya körleşmiş misiniz ki, görmüyor musunuz ki, ?sizden biriniz nefsi için sevdiğini kardeşi için de sevip istemedikçe iman etmiş olmaz? ( hadis ) bir düstur-u Nebevîdir? Acaba şu sıdk ve kizb mabeyninde mütereddit olan inkâr meselesi, nasıl oldu şu iki esas-ı lâzım ve metine nâsih olabildi, bu inkâr meselesi doğru olsun? Allah?ın kelâmı değil ki, mensuh olmasın. İşte zaman onu nesheder. Zararı faydasına galebesi, neshine fetvâ verir. Mensuh ile amel câiz değildir.
Sual: Belki birbirleriyle adâvetleri, birbirinden gördükleri nâmeşrû bazı ef?al içindir?
Cevap: Acaba ne cihetle, ne insafla, ne suretle, Süphan Dağı kadar ağır ve büyük olan iman ve İslâmiyet ve insaniyet ve cinsiyet sebebiyle hasıl olan muhabbet, şöyle çocuğun bahanesiyle bazı nâmeşrû harekât vesilesinden mütehassıl olan adâvete karşı hafif ve mağlûp olmuştur? Evet, muhabbeti iktiza eden İslâmiyet ve insaniyet, Cebel-i Uhud gibidir. Adâveti intac eden esbab, bazı küçük çakıl taşları gibidir. Muhabbeti adâvete mağlûp ettiren adam, nazar-ı hakikatte Cebel-i Uhudu bir çakıl taşından aşağı derecesine indirmek kadar ahmakane hareket etmiştir. Adâvetle muhabbet, ziya ile zulmet gibi, içtima edemez. Adâvet galebe çalsa, muhabbet mümâşaata inkılâp eder. Muhabbet galebe çalsa, adâvet terahhum ve acımaya inkılâp eder. Benim mezhebim, muhabbete muhabbet etmektir, husumete husumet etmektir. Yani dünyada en sevdiğim şey muhabbet; ve en darıldığım şey de husumet ve adâvettir.( Münazarat, s. 116)
Risale-i Nur?da Sadakat
Risale-i Nur?da sadakat konusu önemli bir yer tutar. Gariptir üstadın en çok dile getirdiği, ikaz ettiği konular, öteden beri en çok tartışılan konular ola gelmiştir. Sözgelimi siyasetten kaçınma böyledir. İttifak, uhuvvet ve müfritane irtibat böyledir.
Sadakat ta bu tasnifin dışında sayılmaz. Açıktır ki risalelerin lafzını, ibaresini, üslubunu korumak bir sadakat ölçüsü ise, risalelerin manasına sahip çıkmak, bizzat yaşamak daha öncelikli bir sadakat ölçüsüdür. Bu konuda kendimizi ciddi bir sınava tabi tutarsak kaç kişi yüzünün akıyla bu hesabı verebilir.
Bu konu ile ilgili size aktardığımı görüşlerimden hiç biri çürütülmüş değildir. Tekrara hacet yok zaman hükmünü verse itiraz edilmez.
Aziz kardeşlerim konuyu toparlamalıyım.
Olaki benim vesilem ile bu konuya girmişseniz, vebalden kurtulmak için şu sözlerimi dinlemelisiniz.
İnsanlarla tartışırken kesinlikle muhatabınıza hakaret yolunu seçmeyin. Aksi halde sadece kendinizi küçük düşürmüş olursunuz.. Davanızın delillerini açıkça ortaya korsanız, bağırmanıza gerek kalmaz.. Hakaret acizlerin seçtiği bir dildir.
Hiç kimseyi gıybet etmeyiniz. Hiçbir fıkıh kitabı rakibiniz sebep oldu diye size gıybeti helal saymaz. Düşman olsanız, yüzde yüz haklı olsanız yine gıybet haramdır. Haksız olsanız zaten iftiradır.
Hem bu gibi cüzî meseleler için hiç kimse ile uhuvvetinizi bozmayınız. Bakın son bir soru sorayım. Şimdi kendinizi bir ay önce farz ediniz, gazeteyi açtınız şöyle bir haber var. ?Türkiye Felsefeciler Derneği yada Ateistler Kulübü, Risale-i Nurları sadeleştirme kararı aldığını açıkladı. Dernek rahat tenkid edebilme ve eserler üzerinde tartışma açabilme için böyle bir karar aldığını ileri sürdü?
Bu haberi okuyunca neler hissederdiniz. Son tartışmaların etkisi altında değilseniz içten içe sevinmeniz bile mümkündür.
Bunu hizmet gruplarından biri yapınca acaba hangi damarlarımız harekete geçti dersiniz?
Bir öngörüde bulunayım. Risaleleri sadeleştirme konusunda toplum uzun bir süre baskı altında tutuldu. Şimdi bu eser ihtimal 100 bin satabilir. Şayed iş kendi olurunda aksa idi böyle olmazdı. Bu durumda Pazar payını kaptırmak istemeyen birileri paravan şirketler ve müstear isimlerle kendileri sadeleştirip basarlar, bize de tartışırken kazandığımız günahlar kalır.
Her şeye rağmen hakkınızı helal ediniz!


