NİÇİN İMAM BEDİÜZAMAN
Aşağıdaki yazı İMAM BEDİÜZZAMAN HAYATI DAVASI VE ESERLERİ isimli eserin yayınlanması üzerine Burç FM?de yanılanmış bir sohbetin çözümüdür. (www.burcfm.com.tr/bolum_87914-imza-gunu.html. adresinden dinlenebilir)
Soru: Eserinizin ismi imam Bediüzzaman. Üstat hazretlerinin isminin başına imam ifadesi konulmuş. Neden bu ismi tercih ettiniz. Üstadın farklı yönleri de varken nenden özellikle İmam ifadesini seçtiniz.
C: Bizim İslam tarihinde genel olarak bir külliyat sahibi insanlara imam deniliyor. Büyük mezheplerin, büyük fikir hareketlerinin başında bulunanlar genel olarak imam sıfatıyla sıfatlanır. İmam-ı azam bir mezhep imamıdır. İmam-ı rabbani bir tarikat şeyhidir. İmam-ı Gazalî kelam ilminde bir üstattır, kurucudur. İhya bir tecdittir. Asrımıza geldiğimizde aynı silsilede ihya ve külliyat sahibi, bütün aksamıyla bir dava sahibi insan Bediüzzaman?dır. O imam sıfatını fazlasıyla hak eden bir şahsiyet. Bu noktaya dikkat çekmek için söyledim. Zaten üstadın hayatıyla ilgili araştırmalar içinde çokça yer alır bu ifade. Biliyorsunuz, üstat kendisine gelen ziyaretçinin anlama kapasitesine göre konuşan hikmetli bir zat. 1928?li yıllarda Hulusi ağabey üstadı ziyaret ettiğinde bir tarikat şeyhi aramak için üstadın huzuruna geliyor. Üstad bu meseleyi o dönemde en iyi takdir edebilecek muhataplar arasında Hulusi ağabey olduğu için ?Kardeşim, ben İmam-ı Rabbani, İmam-ı Gazali gibi bir imamım? diyerek kendisine işarette, ikazda bulunuyor. Bu meseleyi muhataplar arasında en iyi kavrayabilecek kişi olduğu için ona söylediğini düşünüyorum. İmam ifadesini bir de bu gün için risale-i nurun ufkuna işaret etmek için özellikle kullandım. Çünkü risale-i nur ittihad-ı İslam gibi, uhuvvet-i islamiye?nin inkişafı gibi ve İslam medeniyetinin batı medeniyeti karşısındaki bütün ithamlarını cevaplama ve İslamiyet?i yeni bir ruh ile -tecdit deniliyor- asrın idrakine vaz etme, ya da üstadın İslami hakikatlerinin üzerine yanlış anlayışların, yanlış yorumların yığdığı tozu kaldırıp İslami hakikatleri parlatma manasındaki görevine dikkat çekmek için bu sıfatı yerinde olarak kullandığımı düşünüyorum. Bu üstadın kendine koymuş olduğu bir sıfattır. Hem de risale-i nur?dan beklenilen vazifelerin azametine işaret etmek içindir. İttihad-ı İslam, uhuvvet-i islamiye?nin inkişafı, İslam medeniyetinin batı medeniyeti karşısında savunulması gibi gerçekten ancak bir imam tarafından yapılabilecek külli, büyük vazifeler bugün risale-i nurun omzundadır. Bu meseleye yeniden dikkat çekmek için bu sıfatı kullandım ki bunun isabetli olduğunu düşünüyorum
Soru: Üstad, davası, eserleri ile alakalı çok miktarda eser var. Neden bir daha böyle bir eser kaleme aldınız. Bu eserin muadilleriyle kıyaslandığında farkları nelerdir?
C: üstadın hayatı hakkında yapılan çalışmalar son derece yetersiz. Bu gün için üstadın hayatıyla ilgili 100- 500 eser yazılmış olması gerekliydi. Halkın her seviyesinin anlayabileceği şekilde bir ilkokul talebesinden en üst akademik seviyeye kadar hitap edebilecek eserler hazırlanmalı ki bu bir ihtiyaçtır. Üstadın, risale-i nurun kadrine layık çalışmalar olur bunlar. Benim karınca kararınca bu eseri hazırlama gayem; bizim başlarda böyle bir niyetimiz yoktu. Ancak zamanla yurt dışında üstadın hayatını yabancı dile çevirebilecek eserlere ihtiyaç olunca bizim kendi hizmet arkadaşlarımız bana bu görevi verdiler: ? Akademik bir eser hazırla, biz bunu yabancı dil tercümelerinde kullanalım.? bunun üzerine ben bu kitabı hazırladım. Ve elhamdülillah, bunu nimete bir şükür olarak belirtmek lazım, bu eser kendisi yayınlanmadan önce Arnavutça, İngilizce, Urduca çevirileri yayınlandı. Çok talep gördüler, sevilerek okunuyorlar. Özellikle İngilizce çevirisi çok satılan kitaplar arasında. Bunlar basılınca yayınevi sahibi, bu eserin Türkçesini de yayınlayalım şeklinde bir teklif getirdi. Biz de bunu düşünüp kabul ettik. Eserin diğerlerinden ne farkı olduğu konusuna gelince; üstadın vefatından sonra çok sayıda bilim adamı üstadın hayatı hakkında çok sayıda tebliğler, sempozyumlar hazırladı. Bunların söylediklerinin değerlendirilmesi gerekiyordu. Kitabın ilk 50 sayfasında bu bilim adamlarının risale-i nur hakkındaki tespitlerinden orijinal bir giriş yapıldı. Elden geldiği ölçüde üstadın bütün eserleri taranarak kendi dilinden anlattığı pasajlar bir araya getirildi. Bir nevi otobiyografi tarzını aldı ki böyle bir çalışma maalesef henüz yapılmamıştı. Bu yönüyle de ilk olma özelliği taşıyan bir eser.
Öncelikle üstadın kendi dilinden anlatılan kısımlar. İkincisi, üstadın bizzat şahsi hayatı bazında değil bir cemaat hareketi olarak risale-i nura bakılmış gerek mahkeme müdafaalarında gerekse hizmetin Anadolu?da kökleşmesi sırasında emeği geçen insanların katkıları ve müdafaalarını da bu eserde bulmak mümkün. Üçüncü husus ise üstadın davasına ait dönemler. Genel olarak yine lahikalardan ve hatıralardan tespit edilerek üstadın, risale-i nurların verdiği mesajlar ya da risale-i nurların temel konuları mesela üstadımız bahseder: bin yıldır felsefenin, Avrupa medeniyetinin İslamiyet aleyhinde biriken ithamlarına risale-i nur bir cevaptır. Ya da bilinmediğinden dolayı insanları inkara sevk eden yüzlerce Kuran tılsımını keşfetmiştir. Artık o tılsımların bilinmesinden sonra Allah?ı (cc) inkar mümkün değildir tarzında üstadın beyanları var.
Bu tılsımlar nelerdir. Kitabın bir bölümünü de bu oluşturur. Risale-i nurun keşfettiği tılsımlar nelerdir. Takdir edersiniz ki bu gibi konulara giren eserler yoktur üstadın yayınlanmış biyografileri içinde. Sona yine bir orijinal kısım, üstadın yararlandığı kaynakları tespit ettim. Kitabiyat bölümünde Üstad hangi kaynakları okumuş . burada üstadın yetişmesiyle ilgili bir yanlış algıya değinmek isterim. Üstadın ümmiliğine işaret edilir ki çok yanlış bir algıdır. Üstadın ?ben yarım ümmiyim? demesi güzel yazı kabiliyetinin olmamasına işarettir. Yoksa Üstad kadar fazla kitap okuyan bir ikinci insanı bulmak mümkün değildir. Üstadımız medrese hayatı boyunca 90 kitabı ezberlemiş ve ondan sonra da kendi ifadesiyle bir günde bir cilt kitabı anlayarak okuyor. Bunun ilahi yönü ise gün gelecek eline bir kitap alma, kuranı açma imkanı olmayacak, bunlar yasaklanacak. Burnun için üstat kütüphanesini hafızasında taşıyor. Bu ilahi bir yönlendirmedir. Yoksa 11-12 yaşlarında, köyünden dışarıya hiç çıkmamış bir çocuğun mahalli adetlerin fevkinde, onlara aykırı olarak hocasına ?hocam, ben bu kitapların tamamını sizden okuyamam. Siz bu kitapların nelerden bahsettiğini bana anlatın, ben ilerine tabıma muvafık olanları ezberleyeyim deyip hocaları razı olmadığından zorluklarla, birkaç medrese gezerek kitapların içeriğini anladıktan sonra önce 40, sonra 90 kitabı ezberlemesini ilahi tasarrufun dışında izah etmek mümkün değildir.
S: Medrese dışında da okumaları var mıdır?
C: İki insanın üstadın yetişmesinde önemli yeri vardır. Birincisi Bitlis valisi Ömer Paşa, ikincisi Van Valisi Tahir Paşa. Üstad Ömer Paşa?nın konağında iki yıl kalarak medrese kitaplarını ezberlemiş, daha sonra Van Valisi Tahir Paşa?nın konağında da o zamana kadar Avrupa?dan gelen fen ve felsefe kitaplarını okumuş. Daha sonra İstanbul hayatında bu okuma devam ediyor. Günde bir cilte yakın kitaplar. Mesela gemiyle Batum?dan İstanbul?a gelirken Şerhul Mevakıfı okuduğunu söylüyor ki on cilte yakın bir kitaptır. Demek ki üstat kendi zamanına kadar bütün İslam ilimlerini ve batı medeniyetinin ortaya koyduğu felsefi bilimleri hazmetmiş büyük bir mütefekkirdir. Kendisinin ifadesiyle ?önce ezberlemiş olduğum bu kitaplar Kuran hakikatlerine çıkmak için bir basamak oldu. Baktım ki her bir ayet kainatın tamamında tecelli eden büyük bir nurdur, bir ilimdir.? Risale-i nur bir velinin kalbi inkişafları değildir. Risale-i nur bütün İslam medeniyetinin ortaya koymuş olduğu fikrin tam hazmedilip batı medeniyetine karşı İslam medeniyetini imanda, siyasette, toplumsal hayatta hatta ekonomide ve dünyanın geleceğine, istikbale ait önermelerde bulunan bir imamın külliyatı, bir düşünce sistemidir.
S: Üstadın eğitime bakış açısı veya cehaleti ortadan kaldırma noktasında fikirleri nelerdir?
C: Bediüzzaman denilince akla ilk gelen eğitim konusu oluyor. Yaklaşık bir asırdır bu meseleyi zihinleri patlatırcasına, üstadın nerede bulunursa dile getirdiği bir mesele: okumak, okumak, okumak? 1908?de İstanbul?a geldiğinde gerek doğudaki aşiretleri, gerekse yeni gelen memurları, bölgede bulunan Ermenileri, Avrupa?nın geldiği medeniyet seviyesini, bilim ve teknolojide ulaştığı seviyeyi zamanında görmüş bir insan. İstanbul?a geldiğinde de hemen ilk işi doğudaki ilim seviyesine dikkat çekmek ve doğunun çeşitli merkezlerinde -Diyarbakır, Bitlis, Van gibi- Darulfünun tarzında, yani fen bilimleriyle İslami bilimlerin mezcedilerek okutulacağı bilimler akademisi açılmasını saraya, mabeyne dilekçe vererek bunu talep ediyor. Tarihçeye belgeleriyle koyduk; üstada 2000 kuruş atiye verilerek memleketine gönderilmek isteniliyor. Üstad nenden eğitim talebimi geciktiriyor, şahsi menfaatimi öne alıyorsunuz diyerek bu atiiyyeyi reddediyor. Bunu reddettiğinin belgeleri de orijinal olarak kitapta mevcut. Demek ki üstadımızın bütün gayesi Medresetüzzehra olarak isimlendirdiği bu eğitim sistemini gerçekleştirmek. Medresetüzzehra?nın temel esprisi şu: ilimler esasında, her birisi bir esmanın tecellisidir. Yani, fizik, kimya, cebir, biyoloji vb. bu ilimler Allahu tealanın kainatın yaratılışında koymuş olduğu sünnetullahıdır, adetleridir. Yoksa yaygın olarak söylenildiği gibi Arşimet suyun kaldırma kuvvetini buldu denir. Arşimet suya kaldırma kuvveti vermedi. Sadece Allahın suyu yaratırken suya verdiği kanunu keşfetmiş oldu. Bütün ilimler de böyledir. Mesela fiziği, kimyası.. -mesela elementlere verilen hasiyetler, özellikler- ilim adamları onu keşfetti diye değil, Allah onlara o özellikleri verdiği için öyledirler. Biz onları ilimler adı altında okuyoruz. Demek kainattaki ilimler esma tecellisidir. Yani açılacak olan bu bilim akademilerinde fen de felsefe de fizik de kimya da okutulacak, ancak bunlar esma tezahürü olarak, Allahu tealanın isimleriyle kelam ilimleriyle mezcedilerek okutulacak. Hem ilimli hem imanlı hem batı medeniyetinin geldiği sosyal ya da bilimsel değerleri de temsil eden insanların yetişmesiyle imparatorluğun kurtarılabileceğini Üstad ısrarla, üzerine basarak ileri sürüyor.
Bunun yanında yine sosyal meseleler, bugün yine bir Kürt meselesi var. Yüz sene önce diyor ki doğuda Kürtler için müthiş tehlikeler hazırlanıyor. İstikbal için yüreğim parçalanıyor. Mutlaka doğuda bahsettiğim tarzda okullar açılmalı uhuvvet-i İslamiyenin ittihad-ı İslam?ın iman kardeşliğinin inkişafına bu okullar vesile olmalı, doğuda gerek yabancıların hazırladığı fitnelerden gerekse bölücülükle ortaya çıkacak olan kuvvet zaafından ancak bu şekilde kurtulabilirsiniz diyerek 1908?den 1960?a kadar her platformda Ankara?ya gittiğinde büyük millet meclisinde, daha sonra yine Ankara?daki siyasilere ziyaretlerinde bu meseleyi her zaman dile getiriyor. Bugün içinde başka çözüm yolu görünmüyor.
S: Simdilerde yeni yeni dile getiriliyor. O zaman Üstad Kürtçenin de eğitimde dil olarak kullanılması noktasında da teklifleri var.
C: Siz bir Kürt halkı içerisinde okul açıyorsunuz. Siz bu halkla irtibatı sağlayamayacaksanız bu okul ne diye açılıyor? O yüzden Üstad son derece realist ve olayın asıl sebeplerini gören bir konumda. Zaten bölgeden de yetişmiş ve bu medreselerde yada bu ilim akademilerinde Arapça, Türkçe ve Kürtçenin birlikte okutulması gerek bu okullarda yerli alimlerin değerlendirilmesi sonra bunların mezunlarının halk arasında yani o bölgede görevlendirilerek halk ile kopan bağların halk ile devlet yada iki millet arasında kopan bağların yeniden güçlü bir şekilde onarılması üzerinde duruyor ki sanki bugün söylenmiş gibi taze bir şekilde devam ediyor.
S: İnşallah umarım gerekli tedbir alınır. Ülkemizdeki bu sıkıntı artık son bulur.
C: Temenni ediyoruz yani bu bir çözümdür hem de üstad şahsiyeti ile güçlü bir referanstır. Bediüzzamanın hakemliğine itiraz edecek ne doğuda ve nede batıda bir insan bulmak mümkün değildir bugün.
S: İnşallah üstad hazretleri aradaki bu kardeşliğin sağlanma noktasında önemli bir köprü vazifesini görecektir.
Ramazan bey, Üstadımızın kendi hayatıyla ilgili yaptığı bir meşhur bir taksimat var. Eski Said ve yeni Said olarak. Ancak siz eserinizde birde üçüncü Said döneminden bahsetmişsiniz. Sizde uygun görürseniz bu üçüncü Said dönemi nedir, bundan ne anlamamız lazım, özellikle neden üçüncü Said döneminden bahsettiniz?
C: Bu tasnif esasen bir takım risale ve mektuplarda rastlanılan bir tasnif ama çok öne çıkarılmamış. Bu belki de üstadı tam olarak kavrayamamanın neticesinde ön plana çıkmayan bir tasnif. 1950-1960 arasında ki on yıllık dönemi Üstad üçüncü Said diye isimlendiriyor. Bunun temel özelliği nedir? Biliyoruz tabi demokrat iktidarı başlamış. Demokrat iktidarında eski CHP zihniyetinin yani komiteci zihniyetin artık etkisini kaybetmeye başladığı bir parça insanların, Müslümanların hak ve hürriyetlerini kullanmaya başladıkları bir dönem. İşte özellikle 1950den sonra Üstad 1960?a kadar yeni bir tarz ortaya koymuş. Özel yaşantısı olarak. Bir taraftan manevi olarak daha derin daha içe dönük ubudiyet ve tazarruda Cenab-ı Hakka yönelmede çok daha derin bir seyir takip ederken dışa dönük tarafında da özellikle medeni haklardan tam olarak yararlanan, hakkını hukukunu kanun önünde müdafaa edebilen, sosyal meselelere bulunduğu konum itibariyle nasıl gerekiyorsa o tarzda müdahale edebilen aktif bir Müslümanın hayatını görüyoruz. 1952 den sonra Üstad çeşitli vesilelerle yurt gezilerine başlamış. O döneme kadar kimseye göstermeden mahkum bir şekilde yaşattıkları bir insanın kendi arabasıyla çeşitli vilayetlere geziler düzenlemesi o günkü CHP zihniyetini özellikle rahatsız etmiş hatta ?Menderes Said Nursi?yi seçim propagandası için gezdiriyor? gibi iftiralar atılmış. Oysa Üstad iki defa İstanbul?a gelmiş bunlardan maalesef yine birisi İstanbul mahkemesi. Gençlik Rehberi?ni bastıran gençler aleyhinde açılan İstanbul gençlik rehberi mahkemesi için buraya geliyor. Diğeri yine 1953 ten sonra normal bir kış geçirme için İstanbul?a geliyor. Mesela Konya?daki kardeşini ziyaret ediyor. Çeşitli vilayetlerde ki talebelerin ?Üstadım gel bir de bizim dershanemizi gör? tarzındaki bazı davetlerine uyduğunu görüyoruz. Bunlar genel olarak söylenecek şeyler özel olarak bu dönemde Üstadın üzerinde çok durduğu birkaç mesele var:
Bbirincisi; Risale-i nurların resmen kabul edildiğinin ilan edilmesi. Yani o döneme kadar risale-i nurlar hala yasak kitaplar. Basımı ya yayını takip altında. Üzerinde Risale-i nur yakalanan bir insan doğrudan sorgusuz ve sualsiz hapse atılıyor. Böyle bir dönem var. İşte bu dönemde Risale-i nurlar çünkü Üstadımız size diyor katiyen ihbar ediyorum ki yakın gelecek bir zamanda bu vatan ve bu millet alem-i İslam nazarındaki eski şan ve şerefini kazanabilmek için Risale-i nur gibi eserlere şiddetle ihtiyaç duyacaktır. Şimdiye kadar bin küsür senedir İslam tarihinden bütün İslami kitaplar Arapça?dan Türkçe?ye çevrilirken ilk defa Risale-i nurla Türkçe?den Arapça?ya çevrilen bir İslami külliyat orta yere konulmuş!
Bediüzzaman milli bir mütefekkirdir. Yani Anadolu?nun bağrından yetişmiş bütünüyle tarihimizin, dinimizin, örfümüzün, anlayışımızın orta yere çıkarmış olduğu bir yüce mütefekkirdir. Yani böyle bir mütefekkirin eserlerinin mahkum sayılması son derece trajikomik bedbaht bir hadisedir.
Mesela benim o dönemle ilgili olarak dikkatimi çeken bir başka şey; risale-i nurlar herhangi bir partinin her hangi bir cemiyetin, cemaatin malı değildir. Risale-i nurlar İslam ümmetinin malıdır ve herkes bu ümmetin içindedir. Yani CHP?lisi de, liberali de, diğer siyasi partilerin tamamı da bu milletin içindedir. Üstadımız bunların hiçbirini ayırmamıştır. Bütün insanlığa hitap eden birisidir. O yüzden mesela CHP genel sekreterine mektupları var üstadın üçüncü Said döneminde. Ona mektup yazıyor. ??sözgelimi, ?.Kaya vardı. adını hatırlayamayacağım şimdi. bunlara mektuplar yazıyor Üstad. Diyor ki: ?eğer ittihad-ı İslamı esas alan politikalar yürütmezseniz size katiyyen haber veriyorum ki Türk milletini, ülkeyi parçalayacaksınız. Böyle tehlikeler gelişiyor? yani işte benim bu vatanda küs olduğum kesim var gibi bir şey Üstadın dünyasında yok. Bana zulüm edenler Türk değildir diyor. Bu milletin içerisinde bu gün için ortaya çıkan bir takım zihniyet var millete rağmen millete hükmetmeye çalışan bir komiteci zihniyet. Yüzde iki buçukla yüzde beş arasında bu milletin içerisinde komiteci bir kesim var. Üstadın bütün mücadelesi bunlara karşıdır. Yüzde doksan beşi, yüzde doksan yedi buçuğu üstadın kalbinde, gönlünde hepsi birdir. Ve Üstad Türkiye?de yaşaması münasebetiyle bütün Türk milletine, herkese eşit seviyede kalbini, duasını açmış ufku geniş bir zattır. Ve üçüncü Said döneminde bunları çok vurgulu bir şekilde yaşamış ve bize göstermiştir.
S: Üstadın hareketlerinde şunları da görüyoruz sanki Ramazan Bey sadece ülkemizdeki intibah değil de diğer ülkelerde de baktığımız zaman Üstad?dan beslendiklerini onun hareketlerinden ışık bularaktan oralarda da bir takım nüveleri görebiliyoruz. Bilmiyorum katılıyor musunuz?
C: Evet, güzel bir konu buna değinme fırsatı verdiğiniz iççin teşekkür ederim. Alem-i İslam?da risale-i nur nasıl bir yankı bulmuştur diye sorsanız ki sorulabilir. Ben çeşitli sempozyumlarda veya çeşitli vesilelerde yabancı yani Arap ülkelerinden gelen bilim adamlarıyla çeşitli zamanlarda görüşme fırsatımız oldu. Yada tebliğlerini okuduk. Orda çok önemli vurgular var. Diyorlar ki biz siyasal İslam konusunda sıkışıp kalmıştık. Yani siyasal islam biliyorsunuz terörle ilişkilendiriliyor. Avrupa?da İslamiyet?e terörist yada İslami mücadele terör mücadelesidir gibi bir algı kasıtlı olarak tabi bir iftira şeklinde -o insanlar da öyle değil onları da karşımıza alarak söylemiş olmuyoruz- ama bu algı yerleştirilmişti. Yani siyasal İslam terörle beslenir tarzında bir anlayış yerleşmişti. Ne zaman risale-i nur ülke sınırlarını yırttı ve müspet hareket denilen ikinci bir hizmet metodu orta yere koyunca bütün İslam âlemi bu noktada rahatlamış oldu. Bugün için batıdaki İslamiyet?e yönelik çalışmaların temel kaynağını da bu duygu oluşturuyor. Müslüman eşittir terörist değildir. Müslümanlar müspet hareket denilen bir siyasi akımın ya da bir dünya görüşünün sahibidirler. Bunun yerleştirilmesinde de en etkili araç risale-i nurların ortaya koymuş olduğu müspet hareket düsturu oldu ki bugün gerek Arap baharının -çatışmalar ayrı bir şey onları farklı değerlendirmek lazım- ve gerekse tüm dünyadaki bilimler yoluyla müsbet ibadet şunu söyleyeyim yani risale-i nurda asıl öz disiplin masnuattaki tefekkürden elde edilen ilim yoluyla ibadettir. Yani elbette Allahu tealanın yaratmış olduğu bütün eserler, daha önce de bahsetmiş olduğumuz bütün bilimler bir tefekkür vesilesidir. Yani tıp doktoru hastasını muayene ederken ya da tıp ilmine çalışırken aynı zamanda ilim yoluyla ibadet etmektedir.
S: Bu önemli bir konu. Bunu birkaç örnekle açalım biraz. İlimle ibadet ne demektir?
C: Mesela şimdi bazen görüşüyoruz. Kalbi, beyni gözü fevkalade mucize bunlar. Yani yaratılış mucizesi. Diyor ki bir doktor bir gözün teşekkülünü orta yere koyup ta bunun kendi kendine tesadüfen var olduğunu iddia etmesi çılgınlıktır. Ancak gözlerini kapar kabul etmezse etmeyebilir. Ama bir kalbi işte insanın bir sinir sistemini, insanın bir dolaşım sistemini, nefes alma, akciğer sistemini orta yere koyup ta bu tesadüfen olmuştur böyle diye iddia etmek çılgınlıktır. Bu mümkün değildir yani akıldan istifa etmektir. Bir alim veya bir doktor bu dersi çalışırken hem en ince ayrıntısına kadar öğrenip ?Maşallah Allah ne güzel yaratmıştır dediği zaman onun bütün çalışmaların ibadetin özünü teşkil eder. Yani bir saat tefekkür bir sene nafile ibadetten hayırlıdır düsturu burada girer. Yani bir tıp talebesinin bir saat ders çalışması bir velinin evinde bir sene ibadetten nafile ibadet yapmasından hayırlıdır. Ve bu İslamiyet?in hükmüdür. Mübalağa etmiyoruz. Bir fizik talebesinin evinde bir saat fizik çalışması onun bütün alemini, esteîzubillah ? yübeddilullahu seyyiatihim hasenat? ayeti kerimesi sırrınca Allah onun bütün seyyiatlarını hasenatlara çevirir. Yani onun eski tesadüfi, tabiatçı, karmakarışık ilimlerin bir esas dahilinde yani kainatı bakıp da, esteîzubillah ? efillahi şekkün fatiru?s-semavati ve?l-arz? ayetinin ifade ettiği gibi kainata bakıp da bu fizik kurallarının, kainatın bu ölçülerle yaratılışının tesadüf olduğunu söylemek akıldan istifa etmektir. Bunu her aklı başında fizik talebesi bilir. İşte o manada bir fizik talebesinin bir saat ders çalışması bir velinin evinde bir yıllık ibadetinden daha hayırlıdır ve bu gün bu manaya şiddetle muhtacız. Risale-i nurda bütün kuvvetiyle bize bu manaları ders veriyor.
S: Yanlış anlaşılmasın diye söylüyorum, o zaman nafile ibadetin ne gereği var manasına asla gelmez.
C: Hayır, gelmiyor ama teşvik böyle. Yani bizde bu teşviki kafamızdan yapmıyoruz. Buna dikkat edelim benim okuduğum hadistir. Yani ? tefekkürü saatin hayrin min ibadetin senetin? hadis metnidir bu. Yani bir saat tefekkür dediğimiz (ders çalışma ) bir sene ibadetten hayırlıdır. Nafile ibadette zaten farzları da yapacağız. Ama bu ilme ibadet olarak teşvik ediliyor. Bediüzzamanda bunu ilim yoluyla ibadet tarzında düstur etmiş, risale-i nurda bunu ders vermiş.
S: zaten Müslümanların geri kalmalarının sebeplerinden biri değil mi. Biz ibadeti sadece camiye hapsettiğimiz içindir ki birtakım yerlerde bakıyorsunuz bu ilmi terakkilerde Müslümanlar son asırda hep geri kalmışlar. İnşallah öyle ümit edelim en azından bundan sonrası adına diyelim.
C: Evet yani ilimle ibadeti ayırmak başta böyle bir ayrım yanlış. İlim adamı evinde ibadettedir bunun başka bir izahı yok yani.
S: onun düşüncesi, yazması, kalemi, okuması vesaire bunlar hepsi ibadet hükmüne geçiyor.
Kıymetli Hocam sözleriniz başında ki kitapta da önemli bir yer ayrılmış, Üstad hazretlerinin bu mahkemelerde müdafaaları var Söz konusu. Ona ayrı bir parantez açalım yeri gelmişken konuşalım. Müdafaaların özellikle bizim demokrasimize katkısı konusunda neler söylersiniz?
C: Şimdi risale-i nur tarihi yada ülkemizdeki demokrasi mücadelesi yada hukuk mücadelesi risale-i nur ile başlar. 1935 ten 1980?lere kadar binlerce mahkeme dört bin civarında mahkemeden söz ediliyor. Bütün bu mahkemelerde özellikle üstadın müdafaaları birer hukuk şaheseridir. Yani mesela o dönemde devlet adamlarına yaptığı uyarılar arasında da yer alır bu mahkeme salonlarında da yer alır. Der ki: Kur?an?ın kanun-ı esasisi, esteîzu billah ? vela teziru vaziratun vizra uhra? ile yani birinin suçu ile onun akrabası, aşireti mesul olmaz. Yani suç şahsidir. Mesela öyle dönemler olmuş ki bir köyde asi bir cani var diye köy umumen yakılmış. Mesela diyor ki üstadımız bir gemide dokuz cani ile birlikte bir masum bulunsa o gemi hiçbir kanunun adaletle batırılamaz. Diğer taraftan yine nazara verdiği hususlardan birisi devlet memuriyetinin hâkimiyet değil hizmetkârlık olduğu yani ??seyyidü?l kavmi hadimühüm? hadisine işaret ederek bunların ancak gücün kanunda toplanması, eğer güç kanunda toplanmaz şahıslara tevdi edilirse istibdat tevzi edilmiş olur diyor. Kanun hakimiyetinin kurulması, müdafaalarında hukukun temel prensiplerini savunmuş ve bunların yerleşmesinde risale-i nur mahkemelerinin çok ciddi etkileri olmuştur. Ben hukukçularımıza mutlaka Bediüzzaman?ın müdafaalarını okunmalarını ve bunların bu açıdan tahlil edilmesini öneriyorum. İnşallah bizim bu önerimizi yerine getiren hukukçularımız orta yere çıkabilir. Hususan bizim eserimizde de her üç mahkemede müdafaanın esasları özetlenerek konulmuştur. Bu o cihetten de cami bir kitap. Yani şunu söyleyeyim risale-i nur ve davasının bir özeti tarzında yani risale-i nur konusunda böyle çok fazla bilgisi olmayan bir insan bu kitabı okumakla genel toplu bir bilgi elde edeceğini vurgulamak isterim.
S: Aynı zamanda genç araştırmacılar için bir başucu kitabı. Yüksek lisans, doktora tezi yapacak olanlar için de öyle.
C: Amenna, öyle çünkü bilimsel bir metot ile hazırlanmıştır. Yani bütün bu alıntılar kaynaklı, işaretli, dipnotlu, aynı zamanda dipnotlarda gerekli izahlar var, tarz itibariyle de eserin bilimsel bir metodu var.
S: o alanda çok önemli bir açığı dolduruyor kitap. Ben 99 yılında yüksek lisans yaptım. Bediüzzaman üzerine yüksek lisans tezim oydu. İsbatı vacip konusu. Bu dönemde araştırmıştım inanın bu konuyla alakalı böyle bize yol gösterecek bir eser kaleme alınmamıştı. Ama şimdilerde şükürler olsun .
C: Elhamdülillah çoğalıyor. Diğer çalışma yapan arkadaşları da tebrik ederiz.
S: Hocam artık programımızın sonuna geldik maalesef. Böyle şimdiye kadar konuştuklarımızı toparlama sadedinde özetle şöyle soracak olursam, Bediüzzamanın davasının özü nedir? Böyle bir soruya nasıl cevap verirsiniz.
C: Şimdi gerçekten bir özet yapmak gerekir. Hatta bütün düşünce sistemlerinin bir özetini yapmak gerekirse iki konu var bana göre. Konumuz insan yani dünyada insandan başka bir varlık yok. İnsanın yerine konulabilecek. O zaman insanın tarifi konusunda iki görüş var. Bir felsefe insana bir tarif getirmiş bunları çeşitli akımlar olarak çoğaltabilirsiniz. Ama tamamını özetlerseniz felsefe insana bir tarif getiriyor. Birde bunun karşısında Kur?an insanı tarif ediyor. İki tarif mücadele ediyor. Tüm cihan tarihinde, beşer tarihinde bu böyle. Bir felsefi bakış insanı tarif ediyor, bir de Kur?an ve semavi kitaplar insanı tarif ediyor. Bu iki bakış birbiriyle mücadele ederek gelmiş ve mücadele ederek gidecek. Ne demek istiyorum, söz gelimi felsefe diyor ki, bir sürü teori geliştiriyor. Patladı dünya oldu, deniz oldu, dalga oldu, at oldu, maymun oldu, insan oldun. İşte milyon sene geçti oldun. Öyle ise ye, iç keyfine bak fazla karıştırmadan da çek git. Bir nevi tesadüfi bir hayvani hayat tarifi bu. Buna çeşitli isimler koyabilirler ama özü budur.
Öbür taraftan Kur?an diyor ki: dünya bir misafirhanedir. İnsan ebed için yaratılmıştır. Ve ebediyete namzettir. Ve insan dünyada Allahın en çok sevdiği mahlukudur. Kur?an?da ısrarla böyle tarif ediyor. Allah bu kainatı, bu dünyayı ayları, dağları, denizleri, güneşleri ile muazzam bir misafirhane olarak yaratmıştır. Ağaçların, hayvanların elleriyle sizin rızkınızı önünüze sofra olarak koymuştur. Size burada böyle ikramlar eden zat, size dünyayı yaratıp içine getirdiğine göre ahirette tekrar yaratıp tekrar sizi ihya edebilir. Birinciyi yapmış ikinciyi yapması daha kolaydır. Siz Allahın en sevgili abdi, en sevgili mahluku, en aziz misafirisiniz. Ona göre yaşayın. İşte bu iki yaşayış birbiriyle mücadele ederek gidiyor. Bediüzzaman bu ikinci görüşü, ?dünya misafirhanedir, insan ebed için yaratılmıştır. Siz ebed yolcususunuz. Allahın en aziz misafirisiniz. Hayatınıza dikkat edin dünyaya bir defa geleceksiniz, imtihanı kazanmış olarak dünyadan ayrılınız diyor. Üstad ?bizim birinci vazifemiz ölümün idam-ı ebedisinden kurtulup saadet-i ebediyeye nail olmak, sevdiklerimizin de bu idamdan kurtulmaları için çalışmaktır ?şeklinde davasını özetler!
S: Bu cümle yetti aslında. İnşallah dinleyicilerimizin aklında bu cümle kalır. Çok teşekkürler Ramazan bey, bize Bediüzzaman hazretlerinin düşüncelerini anlattınız.


