(Yekpare günlüğümden bir pare, Haziran 2012)
Yazdığım yazılara bakıyor ve bazen diyorum ki “eğer ben bu yazdıklarıma uyabilseydim gerçek mü’min olurdum. Keşke onları tükenen bir kalem ile biten kağıda değil, tükenmeyen bir kalem olan vahiyle yüreğime yazabilseydim. İşte o zaman kainatın tüm ağaçları kalem ve denizleri mürrekkeb olur ve nefsim Rahman’ın nefesini yüreğime taşırdı. Ah keşke olsaydı…”
Bazen sahabe gibi peygambere gitmek onun elini öpmek ve sonra haykırmak istiyorum: “Ya resullullah ben münafık oldum! Senin yanındayken mü’minim senden gayrı iken kafir… Ben şimdi münafık değil miyim?” Ben peygamberi göremedim, ah n’olurdu da onu görebilseydim de demiyorum, diyemiyorum. Keşke diyebilsem. Ama bu sözü diyebilmek içinde onun adını anmak gerek miyor mu? Ben yapamıyorum, utanıyorum. “Ya Muhammed!” demek içimi titretir benim, Ya Muhammed diyebilmek ne zormuş oysaki. Her ne kadar et ve kemikten oluşan Muhammed’i (as) göremediysem de bazen okunan vahyi, yani Muhammed’in kelimeler ile oluşmuş halinin önünde diz çöküyorum ve haykırıyorum: “ben münafık oldum!” Biliyormusunuz bazen ses veriyor Rahman’ın sesi nebevi nefese benzeyen bir sedâ ile: “Hayır sen münafık değilsin! Vallahi eğer sen günah işlemeyen biri olsaydın Allah senin yerine günah işleyen ve ardından dua eden, nitekim tevbe eden bir kul getirirdi.” Bilmiyorum bu ses bana bazen ses veriyor. Eminim ki bu ses başkalarına bazen değil, daima, daha başkalarına ise daima değil, her lahza konuşuyor. Çünkü ben biliyorum ki vahyi yüzüne okuyanın vahiyde yüzüne konuşur. Ama onun yüreğine okuyanın, onun yüreğini okuyanın, onu yüreğiyle okuyanın o da yüreğine konuşur. İşte emin olduğum birkaç şeyden birisi de bu…
“Münafık oldum!” diyorum ellerimle müslüman olduğuna inandığım, Allah’a teslim olduğuna inandığım bir anaç kediciği beslerken. Hem küçük ekmek parçalarını veriyor hem de onun teslimiyetine hayran olarak onu seyrediyorum. O tekasür suresinde anlatılan, malını üst üste, yan yana yığmak için çırpınan bizler için müthiş bir emsal. Allah’a nasıl da güveniyor o, bizim gibi yiyeceğini yükselterek yığmıyor göğe doğru. Sadece bugünün nimetini, kendisi için ayrılan yiyeceğini bulmak için dolaşıyor etrafımda. Şirin miyavlamalar bırakıyor hoş bir seda olarak kulaklarımda. Bu bir isteyiş olsa gerek, bilmiyorum benden mi yoksa Rahman’dan mı...
Onun sessizce yiyişini sessizce izliyorum bende. Ve sessizce düşünüyorum bir hadis(ey)i. Hani peygamber diyordu ya: “Eğer sizler Allah’a tevekkülü tam olan kimseler olsaydınız, sabah aç olarak yola çıkan kuşları doyurduğu gibi Allah sizi de doyururdu, ve asla endişe etmezdiniz.” Kuşlar müslüman ben değilim diye haykırmak istiyorum. Onlar bizlerden çok daha mütevekkil Allah’a, bizler ise sadece mütevâkil… Bizler elinde olanın gururuna kapılıp Allah’ı vekil kılmayan kimseleriz. Bizler olsa olsa kendini müstağni gören, müstekbir münafıklarız. Maalesef…
Hani bir defasında rasûl yağmur altında bir miktar yürümüş ve elbisesinin eteğini yağmur damlalarına yöneltmiş ve biraz ıslanmıştı. Bunun sebebini soran sahabiye ise yanıtı: “onun Allah’la olan ahdi benden çok daha yeni!” olmuştu. Rasul yağmurun Allah’a teslimiyetini (müslümanlığını) övüyor. Yağmur taneleri gibi Rahman’a; en merhametliye, hep merhametliye, tek merhametliye teslim olmak… Ne müthiş bir mutluluk…
Müslüman olabilmek…. Kuşlar, kediler, yağmur taneleri gibi… Yerlerin ve göklerin Allah’ın “bana gelin!” (1)emrine “isteyerek geliyoruz sana ya Rabbi!” (2)demeleri gibi müslüman olabilmek… Rahman’a isteyerek yönelmek, gönüllü ona kul olabilmek… İşte müslümanlık bu olsa gerek.
Ey gözlerinde Rahman’ı gördüğüm anaç kedi! Ey mütevakil olan bana mütevekkil olmayı öğreten kedicik! Ben teslimiyeti senden öğrendim… Nitekim ben dağlarla, taşlarla, kuşlarla konuşmayı Kur’an’la inşa olan bir dimağdan, “Uhut bizi sever bizde Uhut’u…” diyen bir nefesten öğrendim. Ben seni ve varlığı sevmeyi Rahman’dan öğrendim, alemlerin Rabbi olan Rahman’dan…
…ariamoneva…
- Fussilet 41:11
- Fussilet 41:11


