Sene 1980 yıllarıydı ve her tarafta terör korkusu vardı. Sabah evinden çıkan, akşam evine sağ döneceğinden emin değildi. Ben de böyle bir zamanda Almanya’dan Türkiye’ye izine geliyorum. Gümrüğe geldim ve bir sürü maceradan sonra gümrükten çıktım. Çanakkale istikametine doğru yol almaya başladım. Ama yorgunluktan yol alamıyorum. Önümde giden arabaların ışıkları çatal görünüyordu. Bir benzin istasyonuna geldim. Burada biraz istirahat edeyim diye arabayı istasyona çektim. Ama istasyon kapalıydı. Ben orada istirahat ederken, baktım bir adam geldi: “Ben istasyonun sahibiyim. Dün burada iki Almancıyı soymuşlar. Şimdi karakoldan geliyorum. Soyulan Almancıların hesabını benden sordular. Maalesef üzülerek ifade edeyim ki senin burada durmana izin veremeyeceğim dedi. Çar naçar düştüm yola ama devam edemiyorum. Ecabat’a varana kadar, arabadan inip, biraz hava alıp, tekrar yola devam ettim.
Bu arada yola asfalt şerbeti dökmüşler. Ben o şerbetin bana ne getirip neyi götüreceğinin farkında değilim! Böylece ine bine Ecabat’a vardım, araba vapuruna binmek için sıraya girdim. Araba vapurunun gelmesine de zaman vardı, havada güzel battaniyemi serdim yattım. Uyandığım zaman baktım ki; benim araba simsiyah: “Hayret… benim arabam yeşildi…Acaba başka bir arabanın yanına mı yattım?” diye düşünürken, baktım arabanın motor kapağı yeşil. Anladım ki yola dökülen asfalt şerbetinden, benim araba nasibini almış. Bu arada üstüme baktım, ayağımdaki pantolonun da hayrı kalmamış.
Değerli okuyucularım, Almanya’da da bu işlem yapılır. Ama o yol trafiğe kapalı tutulur. Bu yoldan günlük iki yüz araba geçse, en az (250) kğ asfalt gitti demektir. Buna Türkiye’nin diğer bölgelerini de ilave edin, sonra da bütün seneyi hesap edin. Devlet bütçesine getirdiği yükün ne kadar olduğu kendiliğinden ortaya çıkar. Ya vatandaşa verilen eziyet ne olacak? Ben o pantolonu atmak zorunda kaldım. Ya araba ne olacak? Onu da temizlettirdim. Fakat onu temizleyen babasının hayrına temizlemedi.
Etibank Bahçeli evler arasındaki yolu güya tamir ettiler. Önce mıcır döküp yaydılar. Bu ara da bir yağmur yağdı. Yol yolluktan çıktı ve nadas edilmiş bir tarla oldu. Sonra asfalt şerbeti döktüler, üstüne de mıcır döktüler yolun çukur yeri yine çukur yüksek yeri de yüksek. Böylece yolu yaptık deyip Recep ağadan da para istemişlerdir.
Acaba ilgililer böyle köhne yol yapım usulünü, ne zaman terk edecekler? Modern çağa uygun usule ne zaman geçecekler, merak ediyorum!
1980'Lİ YILLARDAKİ GÜMRÜKLERİN DURUMU!
O tarihlerde gümrüklerin durumu şöyleydi:
Ben gümrüğe geldiğimde uzun kuyruklar oluşmuştu. Uzun bir bekleyişten sonra önümde iki araba kalmıştı ama vakitte bir hayli gecikmişti. Önümdeki iki araba hiç beklemeden geçti. Ben de, bize acıdılar da bekletmiyorlar diye sevinmiştim. Sıra bana gelince, arabanı şu kenara çek ve bağacını aç dediler. Üç bin kilometrelik yoldan gelmek, gece yarısından sonra o bağacı indirip tekrar yüklemek, o yorgunlukta bana verilecek en ağır ceza idi. Birazda bu yüzden geciktik. Sonra izin dönüşü o transit geçen arkadaşlarla karşılaştım. Ben onlara dedim ki: “Siz o gün transit geçtiniz. Ama beni bir sürü uğraştırdılar”. O arkadaşlardan biri “sen onları görmemişsinde ondan” dedi. “Onlar da ne? Ben bundan bir şey anlamadım” dedim. “Kardeşim, pasaportun arasına ufacık bir şey sıkıştırsaydın, transit geçerdin” dedi.
Burada hemen şunu ilave edeyim, o günler geride kaldı. Şimdi ufacık bir yığılma olsa, derhal ikinci bir gişe açılır ve vatandaş bekletilmez.
Türkiye pek çok noktalara da Avrupa’yı sollamak üzeredir. Gelecek yazılarımda onları nazara vereceğim.
TAZİYE


