Türkiye’den gelen ve misafir olarak aramızda bulunan, kimya mühendisi Sayın Mustafa Karaman, bilhassa aralarında üniversite gençliğinin de bulunduğu, yüzlerce vatandaşımıza Hz. Muhammed’i (asm) ve O’nun insanlığa getirdiği müjdeleri anlattı.
Gerçi geride bıraktığımız kutlu doğum haftasında hocalarımız, kâinatın Efendisi peygamberimiz Hz. Muhammed’in (asm) insanlık âlemine sunduğu hediyeleri anlatmışlardı. Özellikle Almanya’nın kuzey bölgesinde 62 bin Türkün yaşadığı, 60 yakın cami ve dershanelerin bulunduğu, Duisburg şehrinde de kutlu doğum haftası coşkuyla kutlanmıştı.
Fakat Efendimize ait manaları, bir kimya mühendisinden dinlemek, bilhassa dinleyiciler açısından çok verimli oldu.
Mustafa Karaman’ın yapmış olduğu o uzun konuşmasının özetini siz okuyucularımla paylaşıyorum.
-Peygamberimiz Hz. Muhammed (asm) bizim dışımızdan bir insan değildir. O’nu bize anlatan Hz. Allah şöyle buyuruyor: “Size kendi içinizden öyle bir Peygamber geldi ki, zahmete uğramanız ona ağır gelir. Kalbi üstünüze titrer. Müminlere karşı pek şefkatli ve merhametlidir.” (1)
Arkadaşlar:
-Hz. Kur’an O’nun ümmetine olan düşkünlüğünü böyle anlatıyor. Dünyaya gelip te burada kalan yoktur. Ne kadar uzun yaşarsa yaşasın sonunda buradan gidiyor.
Pekiyi nere gidiyor?
Toprağın altına girip çürüyüp gidiyor diyemeyiz. Asla böyle şey olmaz.
Çünkü en basit tohumları çekirdekleri yerin altından yeniden diriltip çıkaran Allah, Mükemmel bir varlık olarak yaratılan şu insanı, bir daha dirilmemek üzere toprağın altında bıraksın. Allah’ın merhameti buna müsaade etmez. Ahseni takvimde yaratılan bu insanı yerin altında bırakmayacaktır.
Fakat bundan sonraki karanlıklı gece şeklinde olan geleceğimiz, ne olacak? İşte bu sorunun cevabını vermek için Allah kendi içimizden bir peygamber gönderdi!
Geleceğimiz O’nun getirdiği Kur’an ziyasıyla Cennet’in bostanları şekline girdi. Eğer O’ nurlu zat olmasa idi kâinat da, insanda, her şey yok hükmünde olurdu. Onsuz insanın ne kıymeti olur ve nede değeri kalırdı. Bir insan için bundan daha büyük sıkıntı olmaz. İnsanlığın başına gelen böyle bir sıkıntı ayetin ifadesiyle peygamberi üzer. Değil bizim cehennem gibi bir cezaya maruz kalmamız, ufacık bir zahmet çekmemiz dahi O’nu sıkıntıya sokar.
Ey gençler!
-Şu dünya kararsız, fırtınalı bir harp meydanı gibidir. Hiçbir şey kararında kalmıyor. İşte içinizde bulunan şu yaşlı amcalara bakın, ölmezseniz sizde böyle ihtiyar olacaksınız. Sizdeki gençlik mutlaka gidecek. Eğer siz, peygamberimiz Hz. Muhammed’in (asm) getirdiği İslam çerçevesi içerisinde kalmazsanız, şu gençlik zayi’ olacaktır. Başınıza hem dünyada, hem kabirde, hem de ahrette kendi lezzetinden çok ziyade bela ve musibetler getirecektir. Eğer bu gençliği iffet ve namusluluk yolunda harcasanız, o gençlik nimetine karşı, bir şükür etmiş olursunuz. Böylece o gençlik manen baki kalacak ve ebedî bir gençliğin kazanılmasına sebep olacaktır.
Arkadaşlar:
-Dua üç şekilde makbuldür.
1-istidat lisanıyla yapılan dua
2-sözle yapılan dua
3-Fiil ile yapılan dua
-Birinci nevi dua: İstidat lisanıyladır ki; bu dua mutlaka makbul olur. Bütün hububat, tohumlar, çekirdekler lisanı istidadıyla “Fatır-ı Hâkim’e” (yani kendilerini yaratana) dua ederler ki: Ya Rabbi “Senin isimlerinin nakışlarını tafsilatıyla göstermek için, bize sümbülleşme imkânı ver, küçük hakikatimizi sümbülleşmeye ve ağacın büyük hakikatine çevir” diye dua ederler. Allah’ta dualarını kabul eder, bir yaz boyu Allah’ın isimlerine ayna olurlar.
İstidat lisanıyla yapılan duayla ilgili bir misal daha yapalım:
-Şimdi demir ben altın olmak istiyorum diye Allah’a yalvarsa, bunun için sana gece gündüz dua edeceğim. Namaz kılıp oruç tutacağım dese, bu dua kabul olur mu? Elbette kabul olmaz, çünkü karakteri bozuktur. Az bir rutubet görse hemen paslanır.
Kollarda bilezik olmak için altın gibi bir karaktere sahip olmak lazımdır.
Bir misal daha verelim:
-Devlet başkanı köşküne ahşap işleme yaptıracağım dese, bu ilanı da kavak ağacı duysa. Hemen ahşap işlemeyi yapacak olan marangoza gidip yalvarsa, ne olur o işlemeyi benden yap dese. Marangoz ne der? Arkadaş kusura bakma, o köşke senden ahşap işleme yapılmaz. Senden ancak elma kasası yapılır cevabını alacaktır. Çünkü onun karakteri devlet başkanının köşküne, ahşap işleme olacak şekilde yaratılmamıştır.
Ey gençler!
-Siz Hz. Muhammed’e (asm) ümmet olacak bir şekilde yaratılmışsınız. Fakat bu yapınızı bozacak pek çok düşmanınız var. O düşmanlara karşı kendinizi nasıl koruyacağınızı, Üstad Bediuzzaman şu veciz ifadesiyle dile getimiş:
-Ey ehl-i iman! o müthiş düşmanlarınıza karşı zırhınız: Kur'an tezgâhında yapılan takvadır. Ve siperiniz, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın Sünnet-i Seniyesidir. Ve silâhınız, istiaze ve istiğfar ve hıfz-ı İlahiyeye ilticadır. (2)
Ey insanlar!
-Eğer siz Hz. Îsa’ya (asm) ümmet olsaydınız, hanginiz o on ikinin içinde olacaktınız? Çünkü ona on iki kişi iman etmiş, sonunda da birisi irtidat etmiştir.
Hz. Muhammed’e (asm) ümmet olmak büyük bir şanstır. Allah Resulünü (sav) tarif eden kitaplar da O’nun şu vasfını görüyoruz:
Kıyametin o dehşetli gününde herkesin hatta peygamberlerin dahi “nefsi, nefsi” dedikleri zamanda, Resul-i Ekrem Efendimiz (sav) “ümmeti, ümmeti” diyerek şefkat ve merhametini göstereceği gibi, yeni dünyaya geldiği zaman dahi annesi, hem annesinin yanında bulunan Osman İbn-il Âs'ın annesi, hem Abdurrahman İbn-i Avf'ın annesinin tasdikiyle, onun münacatından (yani ağlayışından) “ümmeti, ümmeti” dediğini işitmişler. (3)
Allah Resulü yaşadığı bir ömür boyu neşrettiği şefkatli ve emsalsiz ahlâk, O’nun kemal-i şefkat ve merhametini gösterdiği gibi; ümmetinin hadsiz salâvatına hadsiz ihtiyaç göstermekle, onların bütün saadetleriyle alâkadar olduğunu göstermekle sınırsız şefkatini göstermiş. İşte bu derece şefkatli ve merhametli bir rehberin sünnetine karşı lakayt kalmak ne derece nankörlük ve vicdansızlık olduğunu kıyas eyleyin.
Peygamber Efendimiz çocuklara çok ehemmiyet verirdi. Yolda bir çocuk görse ona selam verir, onun hâl ve hatırını sorardı.
Bir gün peygamberimiz bir yere davet edilmişti. Yolda giderken torunu, Hz. Hüseyin Efendimizi gördü. Hz. Hüseyin kollarını açıp koşarak dedesine gelirken, birdenbire yön değiştirip başka tarafa kaçtı. Bu hareketi birkaç defa tekrarladı. Peygamberimiz de peşinden koşuyordu. Sonunda yakaladı, bağrına bastı: “Hüseyin bendendir, ben de Hüseyin’denim, Allah Hüseyin’i sevenleri sever.”(4)
Bir Başka Hadis-te Abdullah İbnu Şeddâd’ın (ra) babasının anlattığına göre: Allah Resulü (sav) bir gün sevgili torunu Hz. Hüseyin’i omzuna alıp mescide getirmişti. Bu yaştaki çocuk mescitte namaz kılacak değil ya. Sevgili Peygamberimiz (sav), namaz kılarken secdeye vardığı sırada Hz. Hüseyin sırtına çıkıp kendine göre bir oyun kurmuştu.
Secdenin çok uzadığını hisseden ashaptan biri, kendisini dalıp gittiği ve namazın bittiğini sanmış. Başını kaldırıp baktığında efendimizin secdede olduğunu görmüş. Namazın devam ettiğini anlayınca, tekrar secdeye giderek namazı sürdürmüş.
Namaz bitince ashap, Peygamber Efendimize (sav) namazda bir değişiklik olup olmadığını sormuşlar. Zira hiç bu kadar uzun secde görmemişlerdi.
Sevgili Peygamberimiz(sav), çocukları çok önemsediğini ve namazda dahi onların oyununu dikkate aldığını gösteren şu cevabı verir:
“Oğlum Hüseyin secdeye vardığımda sırtıma bindi. Ben, acele edip hevesi geçmeden sırtımdan indirmeyi uygun bulmadım (kendisi ininceye kadar bekledim).”(5)
Kaynaklar:
(1)Tevbe Suresi, 9/128
(2) Bediüzzaman Said Nursi, Lem’alar, Sayfa, (72),
Envar neşr İst.
(3) Lem’alar, Bediüzzaman Said Nursi, Sayfa, (19),
Envar neşr İst.
(4) Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Prof, İbrahim Canan Hadi, No, (4429) cilt, (13), Sayfa, (312), Akçağ Yayınları. Feza Gazetecilik, A.ş, İst.
(5)Nesâî, İftitah 83, (2, 229, 230); Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Prof, İbrahim Canan Hadi, No, (4431) cilt, (13), Sayfa, (313), Akçağ Yayınları. Feza Gazetecilik, A.ş, İst.


