Sene 1938. Bu tarihe kadar halka zulüm yapılmış, bu tarihten sonra da zulümlerin katmerlisi başlamıştır. Ezanlar susturulmuş, minareler mahzun, devletin başında bulunanlar her tarafta kendi halkına zulüm ediyor. İman ve Kur’an hizmeti yapanlar kendi vatanında esir edilmişler. Esir edemedikleri varsa onları da ev ev gezerek mikroskopla daha var mı diye aramışlardır. Din içerikli ne varsa misvak, seccade, takke, tefsir ve tespih gibi şeyler hepsi suç aleti sayılmıştır. Bunların dışında pek çok camiler yıkılmış, bazıları da komik bir parayla satılmış. Kadir Mısırlıoğlu’nun dediği gibi, on üç vilayette darağacı kurup Müslümanları asmışlardır.
Şimdi milletin diniyle imanıyla uğraşan, karakollarda döverek öldüren, hapishane köşelerinde inim inim inleten, bir zihniyetin adamlarıyla yan yana, omuz omuza, televizyonlarda saatlerce konuşturanları, gazetelerde tam sayfa yer verilenleri acaba Müslümanlar bağışlayacak mı? Gazete kurulurken hissiyatımıza tercüman olsun diye, kolundan bileziğini, kulağından küpesini, parmağından yüzünü çıkarıp verenler, yukarda bahsi geçen zihniyete tercüman olunmasına razı olacaklar mı? Yevmül mahşerde sizden hesap sormazlar mı?
Elmevtü hakkun gerçeğini bir gün siz de imzalayacaksınız. Bu milletin bedduasını almayın, dünyada rezil, ahirette rüsvay olacaksınız! Hoca efendiyi yanıltarak konuşturup insanları ona sövdürenler nasıl bu vebalin altından kalkacaklar? Hangi fiiliniz bu vebalın altından sizi kurtaracak?
Evinde kötürüm yatan hastalara bakımcı gönderen, dullara, yetimlere, yoksullara maaş bağlayan, köyünde hastalanan sıradan bir vatandaşa helikopter gönderip hastaneye ulaştıran bir hükümete yapılan duaların boşa gideceğini mi sanıyorsunuz?
Şimdiye kadar yazdığım makalelerimin tümünde hükümetin kusuru varsa onu da eleştirdim. Hükümet sütten çıkmış ak kaşıktır demedim. Ama bu siyasi bir kuruluştur, her türlü fraksiyondan adam bulunabilir. Hizmet hareketi ise öyle değildir. Bu cemaat yalnız Allah rızasını esas maksat yaparak yola çıkmıştır. Sütün leke götürmediği gibi, bu hizmet de leke götürmez. Korktuğum oldu. Öyle bir leke sürüldü ki, -yağlı kara- ayıklamak mümkün değildir. Benim feryadım bu idi. Her fırsatta söylediğim şu idi: Bu iş içinde bir iş var. Şimdi meydana çıkıp gelir. Daha önce dershanemizi kapatıyor bahanesi vardı. Gerçi hükümetten böyle bir şey işitmedik ama var sayalım. Peki, şimdi hangi bahaneniz var ki bu milletin gazetesiyle bu milletin gözü gibi koruduğu bu hükümetine saldırılıyor?
Şimdi sadede geliyorum. Yukarıda bahsi geçen zihniyet bu aziz vatanın her tarafında devlet terörü estiriyor, omuzlar üzerinde başlar sinek gibi uçuruluyor. Artık açıktan kimse Allahü Ekber deme cesaretini gösteremiyor.
İşte böyle bir zamanda bir tek adam var o da, Üstad Bediüzzaman Saidi Nursi.
Devrin en cebbar kumandanlarına boyun eğmemiş, dimdik ayakta. Kefenini boynuna takıp ortaya çıkıyor, medreseler açıp herkese meydan okuyarak şöyle diyor: “Saçlarım adedince başlarım bulunsa her gün biri kesilse, hakikat-ı Kur'aniyeye feda olan bu başı zındıkaya ve küfr-ü mutlaka eğmem ve bu hizmet-i imaniye ve nuriyeden vazgeçmem ve geçemem” diyerek meydan okuyor.(1)
Hz. Üstad medreseler açıyor ama onlar da boş durmuyorlar. Sen misin medrese açan derhal medresenin kapısına kilit vururlar. Kendisini de talebeleriyle birlikte idam kararıyla mahkûm ederler. Mahkemeye çıkarılan Hz. Üstad, orada şöyle söyler:
“Mert olan cinayete tenezzül etmez. Şayet isnat olunsa cezadan korkmaz. Hem de haksız yere i'dam olunsam, iki şehid sevabını kazanırım. Şayet hapiste kalsam, böyle hürriyeti lafızdan ibaret bulunan gaddar bir hükûmetin en rahat mevkii hapishane olsa gerektir. Mazlumiyetle ölmek, zalimiyetle yaşamaktan daha hayırlıdır.” (2)
Böylece Hz. Üstad Bediüzzaman ölüme meydan okuyarak onların zulümlerine beş para ehemmiyet vermiyordu. Hapishaneye giriyor orayı medrese yapıyor. 28 Senelik hapis hayatında milyonlarca talebe yetiştirmiştir. O milyonlarca talebelerinden biri de, Fethullah Gülen Hoca Efendidir. Kendisini görmese de, kitaplarını okuyarak ona talebe olma şerefini kazanmıştır. Eğer maksat insanlığa hizmetse, işte örneği Üstad Bediüzzaman! Hz. Üstad onlarla sürtüşmemiş ve “bu hapishane bizim için medrese-i Yusuf-iyedir” demiş ve başlamış insan yetiştirmeye. Onlar siyasetçidir, her şeyi yapar ama biz yapamayız. Kaldı ki, bunlar yüz elli senede yapılmayan bir din hizmetini gerçekleştirmişlerdir.
Hem Hoca Efendi de “Bulaşmayın onlara, onlar bir kapınızı kapatırsa Allah bin tane kapı açar, dediği halde neden Hoca Efendiyi dinlemiyorlar? Demek maksat başkadır.
Hükümetin hem içeride hem de dışarıda yeteri kadar düşmanı varken, bir de o düşmanların işlerini kolaylaştıracak faaliyetler niye?
Bu hal bana Endülüs Emevi devletini hatırlatıyor ve Tüylerimi diken diken ediyor.
ŞU DEDİKODULARI BIRAKINDA TARİHE BİR BAKIN!
Endülüs Emevi devletinin yıkılış sebeplerinde biri de şudur: Oturmuşlar Ettehiyyayı okuma esnasında kelime-i şahadeti getirirken, şahadet parmağı kaldırılsın mı kaldırılmasın mı?
Bu tartışma kavgaya dönüşür, nihayet bölünmeler olur. Fransa işin farkına varınca, bir tarafa taraf olup öbür tarafın işini bitirirler. Sonra da diğer tarafın işini Fransa bitirir, böylece Endülüs Emevi devletinin topraklarının bir kısmı Fransızların eline geçer!
BU GÜNKÜ YAPILAN İŞİN BUNDAN FARKI NEDİR?
Aynı bölünmeyle, İstanbul Halk Partisi’nin eline geçerse, Erdoğan’dan önceki gibi, sokaklar yine çöplük olur, akan sular akmaz olursa, akmayan suların faturası yine halka gelirse, buna sebep olanlar huzuru mahşerde nasıl hesap verecekler? Gariban vatandaşın ahu fizarını nasıl dindirecekler? Onların beddualarını ne ile karşılayacaklar? Bunu yapanlar hem dünya hem de ahirette perişan olacaklardır.
Hz. Üstad “Birisinin hatasıyla başkası mes'ul olamaz.” Âyet-i Kur'aniyesi ve “Bir masumun hakkı yüz şerir için dahi feda edilemez” gibi düstur-u Kur'aniye gereğince, yüzde on zalimler yüzünden doksan masumlara zarar vermek, hakikî adalete, evamir-i Kur'aniyeye tamamen zıddır” diye her tarafta neşretmiş ve kendisine zulüm yapılmasına karşı, millet-i İslâm iyenin selâmeti için “Ben, değil dünya hayatımı belki âhiret hayatımı da feda ediyorum” demiş ve demektedir. (3)
Endülüs Müslümanlarının Osmanlı Padişahı II. Bayezid'e gönderdikleri bir kaside vardır ki, bu kaside, kilisenin Engizisyon Mahkemeleri’ni illet olarak kullanmak suretiyle gerçekleştirdiği zulümlerin adeta kelimelerle oluşturulmuş bir fotoğrafı gibidir. 105 beyitlik bu kasidenin tamamını burada vermek mümkün olmamakla beraber, bir kaç beytini vermeden de geçmek istemiyoruz:
Büyük bir felakete uğramış esirlerden size selam,
Ne büyük bir felakettir o,
Şerefli bir hayattan sonra kır saçları yolunarak koparılan yaşlılardan size selam
Daha önce kapalıyken kâfirler önünde açılan yüzlerden size selam.
Papazların yatağa götürdüğü şerefli genç kızlardan size selam.
Kendilerine zorla domuz ve haram kokuşmuş etler yedirilen yaşlılardan size selam.
(Kral) gözümüzü boyadığı anlaşmalara uymadı, bizi baskı ve güç kullanarak istemeye istemeye Hıristiyanlaştırdılar.
Hiç bir Müslümana ne bir kitap ne de bir Kur'an bıraktılar.
Oruç tuttuğu, namaz kıldığı bilinen herkes ateşe atılıyor. Bizden kiliselerine gitmeyen kişileri papazlar, feci bir şekilde cezalandırıyorlar.
Peygamberimize küfretmeyi, iyi ve kötü günlerimizde onu anmamamızı bize emrettiler.
Cahil, kaba, Arap olmayan insanların adlarıyla adlarımız değiştirildiğinde ne kadar yazık oluyor!
Temiz ve paklıklarından sonra, kâfirlerin çöplükleri olmaları için, duvarlarla çevrilen mescitlere ne kadar yazık!
Ezan yerine, çanlar asılan minarelere yazık! (4)
Kaynaklar:
(1) Tarihçe-i Hayat ( 558 )
(2) Tarihçe-i Hayat ( 62 )
(3) Emirdağ Lahikası-2 ( 82 )
(4) Prof.Dr. Mehmet Özdemir