“İbret alın ey basiret sahipleri!” (59Haşr/2)
عبر, عبور kelimesinden gelir, “geçmek” demektir. Bir köprüyü geçmeye de عبور denir. Yani olan bitenlerin sadece ön yüzüne bakmakla yetinmeyip, arka yüzünü de görmek; olan bitenin sadece görüntüsüyle yetinmeyip, arka planda ne dönüyor, arka planda ne gizleniyor ona da bakmaya denir. Zaten ona bakmadan da ibret almak mümkün değildir. Demek ki hadiselerin sadece görünen yüzüne değil, görünmeyen tarafına da bakmayanlar ibret alamazlarmış. Biz bu mübarek ayetten bunu anlıyoruz.
İbret almak aynı zamanda tedebbür etmekle mümkündür. Tedebbür de buna benzer bir kelimedir. Ayette buyrulduğu üzere “Onlar Kura’nı tedebbür etmiyorlar mı?” (47Muhammed/24) Yani satırların üzerinden satırların arkasına geçmiyorlar mı? Tedebbür دبر’dan, arkadan gelir, türetilir. Yani bir ne dediği var bir de ne demek istediği. Sadece satırların yazdığından ibaret değil. Kuranın söyledikleri, hedefleri yazanlardan ibaret değildir. Onun için Kuranın üzerinde derin düşünmemiz isteniyor. Onun için dura dura okumamız isteniyor. Onun için tertil üzere okumamız isteniyor. Yoksa niye dura dura okuyacağız, şimşek gibi okur geçer, 5-6 saatte bitiririz Kuranı; bu ise mesele. Demek ki mesele bu değil! Demek ki her cümlenin ardında bir de o cümlenin işaret ettiği bir şeyler var. Bir temeli var yani. O temeli görmemiz, o temelin nerde durduğunu bilmemiz isteniyor. Rabbimizin muradını anlamamız isteniyor. Kelimelere, cümlelere, lafızlara takılıp kalmamız değil, o lafızların altında yatan manayı kavramamız isteniyor. Zaten basiret de bu demektir. Onun için “Ey basiret sahipleri ibret alın” buyrulmaktadır.
Basiret “basardan (gözden)” farklı bir şeydir. Basar sadece insanlarda bulunmaz, o mübarek ineklerde de bulunur. Ama o mübarek ineklerin trene baktığı gibi insanda bakar kalırsa o zaman bakar (inek) olur. Onun için bakmakla görmek ayrı şeylerdir. Her bakan görmüyor. Görmek için göz yetmez; hatta bazen göze gerek bile olmaz, gözünü yumarak görür insan. Onun için basiret şart. Basiret iç göz, gönül gözü demektir. Yani akleden kalbin gözü demektir. Yoksa duygusallığın seline kapılarak bir şeyi anlamak değil. Aslında basiretin yeri kafadır. İmam Azam doğru söylemiş “kalbin yeri kafadır.” Eğer akleden bir kalp ile bakmıyorsanız yüreğinin götürdüğü yere git diyenlere uyarsınız. Yüreğinizin götürdüğü yere gitmeyin, yüreğinizin sizi nereye götüreceği belli olmaz. Yüreğin nereye götüreceğini gidenlerden görüyoruz. Dolayısıyla akleden kalbinizin götürdüğü yere gidin. Çünkü kalbin duyguları deli dolu gelen bir sele benzer. Akıl ise o selin önüne yapılan türübüne benzer. O türübün deli dolu gelen, o coşup taşıp gelen suyu kanalize eder, sakinleştirir sonra da oradan faydalı bir enerji elde ettirir. İşte o zaman işe yarar, işte o zaman etrafını yıkmaz, işte o zaman yarayışlı ve verimli olur. Yoksa etrafını yakar yıkar, o mübarek su bir belaya dönüşür. Akıl tamda bunun için lazım. Tabiri caizse duyguların deli dolu selinin önüne bir set, onları sakinleştiren, onları enerjiye dönüştüren bir türübündür.
Maalesef bu ümmetin en çok azaltılan şeyi de aklıdır. Onun için Kuran adeta kendisinden önce cahiliyyeyi cahiliye yapan bir şeye dikkat çekiyor: akılsızlık, akletmemek. Ve Kuran cahiliyyeden kurtulmayı bir şeye bağlıyor: akletmeye! Onun için de bizlerden akletmeyi istiyor. Ve açıkça diyor ki “Allah aklını kullanmayanların üstüne pisliği boca eder” (10Yunus/100) Üstüne bir de şu ayeti koyun; “İyi bilin ki, Allah katında canlıların en şerlisi aklını kullanmayan (gerçek) sağır ve dilsizlerdir.”(8Enfal/22) Bütün bunlar boşuna söylenmiyor. Mübarek Kuranımız bir hususa dikkat çekiyorsa orda bir durmak lazım. Çünkü Kuran bir şeye dikkat çekiyorsa boşuna çekmez. Zira Kuranın geldiği yerle insanı yaratan aynı zaten. “Hiç yaratan yarattığını bilmez mi?” (67Mülk/14)
Bu anlamda “İbret alın ey basiret sahipleri!” ayetini içinden geçtiğimiz bu günlerde bir kez daha hatırlamanın sırasıdır diye düşünüyorum. Her ayetin münasip olduğu bir olay her olayın da münasip olduğu bir ayet vardır. Zaten Kuran sınırlı kelimelerden, sınırlı cümlelerden, sınırlı ayetlerden oluşur. Ama Kuranda her şey var diyen ayetler neyi söylemiş olur peki? Her şey sınırsızlığı ifade eder; ama Kuran sınırlı! İşte tam da burada Kuranı klavyeye benzetebiliriz. Klavye de sınırlı harflerden oluşur ama sınırlı harflerden sonsuz metinler üretirsiniz. Kuran çözülmüş problemler kitabı değildir; Kuran problem çözen formüller kitabıdır. Çözülmüş problemler sınırlıdır; ama bir formül bin problem çözer. Kuranda gördüğünüz her anlatım tekniği anlattığı olayla ilgili insanlığın son nefesine kadar sürüp gelecek olan ona benzer olaylara bir misaldir. Dolayısıyla siz örneği bulduğunuzda o olay hakkında nazil olduğunu düşünebilir, anlayabilir, söyleyebilirsiniz. Zaten Asr-ı Saadette Mekke döneminde inmiş olan bir ayetin 10 yıl sonra Medine döneminde gerçekleşen bir olayda, bu olay bu ayetin sebebi nüzulüdür, derken de bunu kastediyorlardı. Yoksa ayet Mekke’de inmiş Medine’nin 7. yılında hadise yaşanıyordu. Ne alaka? Alaka bu! Yani bu ayeti bu olayla değerlendirmek demektir bu.
Yaşadığımız bu son hadiselere en mütenasip ayet; “İbret alın ey basiret sahipleri” ayetidir diye düşünüyorum. Hani Kuran şairimiz Mehmet Akif öyle diyordu ya; “Hiç ibret alınsaydı tarih tekerrür mü ederdi?” Evet, hiç ibret alınsaydı tarih tekerrür eder miydi? Tarih tekerrürden ibarettir diyenler bir yerde doğru söylemiş oluyorlar. İbret almayanlar için tarih, tekerrürden ibarettir.
Delinin bir tarifi de; “Aynı şeyi yaptığı halde farklı şeyler bekleyenlere deli derlermiş.” Şimdi bu ümmet ne olmuş oluyor? Aynı şey yapacaksın ama farklı sonuç bekleyeceksin. Niye? Eğer farklı sonuç bekliyorsan farklı şey yap! Niye aynı şeyi yapıp da farklı sonuç bekliyorsun? Delinin tarifi buymuş. Biz deli miyiz yahu? Hep mi delirdik? Aynı şeyi yapıyoruz farkı sonuç bekliyoruz, farkında mısınız? Biz aynı şeyleri yapmaya devam edersek inanın başımıza gelecek olanlar gelmiş olanların aynısı olacak. Çünkü aynı şeyi yapıyoruz yine… Farklı; ama doğru şey yapalım!
Bu memleketin enerjisini tüketmek dünyadaki egemen ve büyük güçlerin büyük hedefi. Zira bu topraklar özel. Bu toprakları özel kılan en önemli etken ise bu toprakların bulunduğu coğrafyada köprü olmasıdır. Köprüler çok önemlidir. Köprüler köprünün her iki ucundakiler için de önemlidir. Çünkü karşılaşmalar köprülerde yaşanır. Eğer köprüler iyi kullanılırsa kucaklaşmaların, tanışmaların, barışmaların vatanı olur. Ama köprüler kötü kullanılırsa çatışmaların, bağrışmaların, savaşların vatanı olur. Bu topraklar Doğu ve Batı arasında; Kuzey ve Güney arasında köprüdür. Kültürler arasında, medeniyetler arasında, milletler arasında köprüdür. Ve biz de bu köprüye denk gelmişiz; ne yapalım? Bu da bizim seçimimiz değil. Bizim için seçen seçmiş. Bizde bu seçilmişliğin imtihanını güzel vermeye gayret ederiz. Çünkü çok zengin ve bereketli bir köprünün bekçileri olarak seçilmişiz.
Köprüde yaşamanın zenginliğini tatmak ve fark etmek dururken, köprüde yaşamanın güzelliğini kavgaya dönüştürmekte nerden çıktı? Bundan daha büyük bir ahmaklığın olabileceği kanaatini taşımıyorum. Köprüde genellikle zenginlikler olur. Çünkü köprülerde karşılaşmalar olur, karışık insanlar olur. Orda her milletten, her kavimden, her ırktan, her kültürden insanlar vardır. Bu toplumun mozaiğine baktığınızda bunu görürsünüz. Şöyle 4-5 göbek atasına gidin insanların, bakın bakalım ne çıkacak. İnsanların soyları nerelere, kimlere, hangi milletlere, hangi ırklara dayanıyor bir bakın bakalım. Bakınca göreceksiniz ki kendinizi şu ırktan bu ırktan olarak kabul ederken hangi ırktan çıkacaksınız. Ne var bunda? Bunlar bu toprağın zenginliğidir. Bu toprakların zenginliklerinden bir tanesinin yok olmasına üzülüyor insan. Anadolu sırtlanı yok edilirse bir ayet yok edilmiş olur. Çünkü yeryüzünde sadece Anadolu’da var. Ama Anadolu’da yaşayan bir dili yok etmek ondan daha büyük bir suç olur. Anadolu’da yaşayan bir dini, bir inancı yok etmek ondan daha büyük bir suç olur.
Ezidilik diye bir inanç var bu topraklarda. Genelde Yezidilik diye biliniyor. Biraz uç olacak ama bunlar şeytana tapanlar olarak bilinirler. Onlar şeytana Melek-i Tağus derler ve şeytana ibadet ederler. Onlar nezdinde şeytan Allah’ın mübarek bir kuludur. Allah’a, ondan başkasına secde etmemek için karşı gelip, insanoğluna secde etmemiş olarak görürler. Aslında onlar şeytana, kötülüğünden emin olalım diye yani çarpmasın diye taparlar. Dolayısıyla şeytana da Melek-i Tağus derler. Ve bu anlayış aslında kadim Doğu Düalizminin ikiciliğinin temelinde yatar. Zerdüşisizmde de bu inanış vardır. Karanlık ve aydınlık; yani iyilik ve kötülük ilkesi. Hinduizm ve Çin Taoizm’inde de bu vardır. Ying ve Yang; karanlık ve aydınlık; kötülük ve iyilik ilahı. Dolayısıyla onlar şeytanı bir tür kötülük ilahı olarak görürler. Yani nihayetinde onu bir ilah olarak gördükleri için derler ki, bize zararı dokunmasın biz de ona tapalım. Görüldüğü gibi bizim inancımıza baştan aşağı zıt bir inanç türüdür. Fakat biz bu insanların köküne kibrit suyu dökmemişiz farkında mısınız? Yaşatmışız bu memlekette. Bu çok önemli, altı çizilmesi gereken bir husus. Olmamalıydı da, dökmemeliydik de zaten. Niye döküyorsun, ne münasebet, sen kim oluyorsun? Allah söylemiyor mu, farklılıklar Allah’ın ayetlerindendir, diye. (30/22)
Sen yeryüzünde farklı olan bir şeyi yok etmek için çabalaman demek, yeryüzünde Allah’ın ayetlerinden birisini yok etmek için çabalaman demektir. Dolayısıyla Allah yeryüzünde küfrü silmeyi murad etmiş olsaydı, Allah silerdi. Allah yeryüzünde küfrü silmeyi murad etmedi. “Eğer Rabbin dileseydi yeryüzünde bulunan herkes topyekûn iman ederdi, (fakat bunu dilemedi). Şimdi kalkıp da, sen mi onları iman edinceye kadar zorlayacaksın?” (10Yunus/99) Nokta, bitti! Dolayısıyla bize ne oluyor Allah aşkına? Ne oluyor da insanları inanmadılar diye taşa tutuyoruz, hatta aynı dinden olduğu halde sıradan bir konuda bile “benden” farklı düşünüyor diye ilişkilerimizi kesiyoruz insanlarla.
Başta ve Sonda Hamdi Allah’a Bir Borç Bilirim
Mustafa İslamoğlu’nun 20.12.2013 tarihli Cuma hutbesinden derlenmiştir.