İmam-ı Âzam (Büyük İmam) lakabıyla bilinen Ebu Hanife künyesiyle meşhur Numân Bin Sâbit Bin Zevta (Zûta), mutlak müctehid ve fıkıhta Hanefi mezhebinin imamıdır.
Ebu Hanife, Kûfe’de hicri takvime göre 80 yılında doğdu. Kûfe şehri Irak'ta bir şehirdir. Bağdat'ın 170 km güneyinde, Necef'in 10 km kuzeydoğusunda yer alır. Fırat Nehri kenarındadır. 2003 yılı verilerine göre nüfusu 110.000'dir. Ali bin Ebu Talib döneminde İslam İmparatorluğu'nun başkenti haline getirilen ve başkent olduğu sürece kültürel yapısı geliştirilen günümüzde de çoğunluğunu Şii Müslümanların oluşturduğu kenttir. Halife Ali'nin öldürüldüğü ve türbesinin olduğu yerdir. Kûfe şehrinde doğan Ebu Hanife’nin Farisi veya Türk olduğu şeklinde değişik görüşler vardır.
İslam’ın hakim olduğu bir ortamda yetişen Numan b. Sabit daha küçük yaşlarında Kur’an’ı hıfzetti. Arapça, edebiyat, şiir, sarf ve nahiv öğrendi. Yetiştiği Kûfe şehri Müslim, Gayr-i Müslim, çeşitli inanç ve itikatların bol olduğu, itikatla ilgili hararetli tartışmaların olduğu bir şehirdi. Bu tartışmalara İmam zaman zaman katılırdı.
İmam, gençliğinde ticaretle uğraşıyordu. İmam, Sa’bî’in kendisini teşvik etmesi sonucu ilme vermiştir. İmam Ebu Hanife, Sa’bî’in kendisini ilme teşvik edişini şöyle anlatıyor: “Günün birinde Sa’bî’in yanından geçiyordum. Beni çağırdı ve bana ‘Nereye devam ediyorsun?’ dedi. Ben de ‘Çarşı pazara’ dedim. O, ‘Maksadım o değil, ulemadan kimin dersine devam ediyorsun?’ dedi. Ben, ‘hiçbirinin’ diye cevap verince; Sa’bî, ‘Alim ve ulema ile görüşmeyi sakın ihmal etme! Ben senin uyanık ve aktif bir genç olduğunu görüyorum’ dedi. Onun bu sözü benim içimde iyi bir etki yaptı. Ticareti bıraktım ilim yolunu tuttum. Allah’ın inayetiyle Sa’bî’in sözünün bana çok faydası oldu.” Kendisinin de belirttiği gibi Sa’bî’in bu tavsiyesi onun hayatında bir dönüm noktası olmuştur. Bundan böyle ticaret işini ortağı Hafs b. Abdurrahman’a devredecek, ara sıra dükkâna uğrayacak, asıl işi ilim meclislerine devam etmek olacaktır. O zaman Numan yirmi iki yaşındadır.
İmam, ilim hayatının başlarında ilmi tartışma yapmak (cedel) için sık sık Basra’ya giderdi. Ancak insanlar cedelcilikte o kadar ileri gitmişlerdi ki artık kendi görüşünü kabul etmedi diye birbirlerini tekfir etmeye başlamışlardı. Durumun farkına varan imam ‘Arkadaşını tekfir etmek isteyen ondan önce küfre düşer’ der ve kendini cedelcilikten uzaklaştırarak fıkha verir.
İmam fıkıhta karar kılıp selefin yolunu izlemeye başladıktan sonra geleneğe uyarak kendisine bir üstad seçti. On sekiz yıl Irak’ın büyük fakihi Hammad b. Ebi Süleyman’ın (ö. 120/737) derslerine devam etti. İmam, üstadından on yıl ders aldıktan sonra kendi kürsüsünü açmak istedi. Fakat altmış kadar fetvasının üstadı Hammad tarafından tasvip edilip, yirmisinin de düzeltildiğini görünce bu işten vazgeçti ve hocasının vefatına kadar onun derslerine devam etti.
O sırada özellikle var olan şu dört fıkhı öğrendi: İstinbat, Hz. Ömer fıkhı, Abdullah b. Mes’ut fıkhı, Abdullah b. Abbas fıkhı. Birincisi şer’i hakikatleri araştırıp ortaya koymaya, ikincisi maslahata, üçüncüsü tahrice ve dördüncüsü ise Kur’an ilmine dayanan okul idi.
Ebu Hanife ilimle uğraşırken ticareti de bütünüyle bırakmadı. Bu, onun helal rızık kazanmasını sağladığı gibi talebelerinin ihtiyaçlarının karşılanmasını ve bağımsız bir ilim meclisi kurmasını da sağladı. Ebu Yusuf’un parasının bittiğini söylemesine ihtiyaç bırakmadan o Ebu Yusuf’u murakabe eder, yardımda bulunurdu. Gücü yetmeyen talebelerinin de evlenmesini sağlardı. Birçokları ticarette Ebu Hanife’yi Hz. Ebu Bekir’e benzetirlerdi; çünkü o bir malı satın alırken sattığı zamanki gibi emanet kaidesine uyar, kötü malı üste iyisini alta koyardı, muhtaç satıcıyı sömürmezdi.
İmam, vakar sahibi bir insandı. Tefekkürü çok, konuşması az, Allah’ın hududunu olabildiğince gözeten, faydasız ve boş sözlerden hoşlanmayan, sorulara az ve öz cevap veren, çok zeki bir müçtehit idi. İmam’ın binlerce talebesi olmuş, bunların kırk kadarı müçtehit mertebesine ulaşmıştır.
İmam’ın dersleri eski filozofların diyalektik akademi derslerini andırmaktadır. Bir mesele ortaya atılır; bu talebeleri tarafından tartışılır ve herkes görüşünü söyler; en son olarak İmam delil ve istinbat ile bir karara ulaşılmasını sağlar ve kararı delillerden ayırarak veciz cümleler halinde yazdırırdı. Onun ilim meclisi bir istişare, bir diyalog merkezi, bir hür düşünce okulu idi.
İmam, kimseye “benim görüşüm en doğru olandır” diye bir şey söylememiş ve savunmamıştır. Bilakis kendisinin de bir görüşü olduğunu fakat daha iyi bir görüş getirene uyacağını söylemiştir.
Aktif bir şekilde olmasa da dönemin siyasî hareketlerine katıldı. Hayatının bir bölümü Emevilerin, bir bölümü Abbasîlerin hâkimiyetinde geçti. Her iki dönemde de siyasal iktidara karşıydı. Onun siyasetini ehl-i beyt taraftarlığı belirliyordu. Ehl-i beyte büyük muhabbeti vardı. Abbasîler iktidara geldiklerinde ehl-i beyti gözeteceklerini söylemişlerdi. Ancak onlar da iktidara geldikten bir süre sonra ehl-i beyte zulmetmeye devam ettiklerini görünce onlara da karşı çıktı. Derslerinde fırsat buldukça iktidarı tenkit etti. Her iki siyasal iktidar devrinde de kendisinden şüphelenilmiş, onu kendi taraflarına çekmek istemişler, halk nezdindeki itibarından yararlanmak için kendisine kadılık görevini teklif etmişlerse de O, her iki dönemde de teklifleri reddetmiş ve bu sebepten dolayı işkenceye uğramış, hapsedilmiştir.
İmam takvası, feraseti, ilmi dürüstlüğü ve görüşlerini iktidara karşı kullanması ile halkın büyük sevgisini kazandı. Abbasî yönetimi ile hiçbir zaman uyuşmadı, uzlaşmadı. Devlete muhtaç olmadan ticaretten kazandığı helâl rızık ile ilmini destekledi. O Abbasî yönetimi ile hiçbir zaman uzlaşmamış hatta Zeyd b. Ali’nin imamlığına zımnen bey’at etmişti. Hz. Ali’nin torunları, kendisi gibi birer birer isyan edip şehit edilirken İmam Zeyd için Ebu Hanife şöyle diyordu: “Zeyd’in bu çıkışı, Hisam b. Abdülmelik’e isyanı, Rasulullah’ın Bedir Günündeki çıkışına benziyor.” Ebu Hanife’nin ehl-i beyt imamları ile olan birlikteliği, Emevî ve Abbasî yönetimine karşı tavrı dikkat çekici bir tavırdır.
Hz. Ali (r.a.)’ın torunlarından Muhammed en-Nefsü’z Zekiye ile kardeşi İbrahim’in Abbasîlere isyan etmeleri sonucu şehit olmaları karşısında Ebu Hanife Irak’ta, İmam Malik ise Medine’de açıkça iktidarı tenkit etmişler, bu yüzden ikisi de kırbaçlatılmış, işkence görmüş ve hapsedilmişlerdir. Ebu Hanife alenen halkı ehl-i beyte yardıma çağırdığı için hapsedildi ve her gün kırbaçlatıldı. Bunun sonucunda yetmiş yaşında “şehitler gibi” Allah’a yürüdü. Zehirletildiği de rivayet edilir. Bağdat’ta, Hayruzan mezarlığına defnedilirken cenazesinde binlerce insan hazır bulunuyordu.
Allah’tan niyazım; ilmi, takvası, tevazusu, mücadelesi, basireti sebebiyle dünya tarihine adını altın harflerle yazdırmış olan rahmetli İmam Ebu Hanife’nin dava aşkını bizlere de tattırması, yürüdüğümüz bu cennet yolunda bizlere iyi bir yol işaret olması, gözümüzün önünü göremeyecek kadar karanlımış olan dünya hayatımızda önümüze ışık tutmasıdır. İnşallah Allah azze ve celle İmam’ın davasını bizlere de dava edindirir.
Gayretim; İslam’ın dünya semasını aydınlattığı, yeryüzünü yeşerttiği günden bu yana Müslümanlara önderlik etmiş olan insanların mücadele ve ilim hayatlarını siz değerli okuyucularıma anlatabilmektir. Bu bir köşe yazısı olduğundan dolayı daha fazla ayrıntıya girmem okuyucuyu sıkacağı için daha geniş bilgi edinebilmek isterseniz lütfen gerekli kaynaklara bakınız.
Başarıya ulaşmanın sırrı kendisinde olan Allaha hamd olsun.