Kelimeleri kalbinizde ne kadar saklarsanız saklayın, engellerin yıkıldığı bir gün mutlaka gelecektir.
Bu dönemi susarak geçirmek belki daha selametli bir yoldu. Hele kırk yıldır elindeki tek kalemi iki edememiş korumasız bir yazar için bu daha çok lazımdı. Ne var ki karınca kadarınca 40 yıldır rüyasını gördüğüm, müjdesini beklediğim, dualar ettiğim, hayali ile onlarca kitap ve makale yazdığım bir idealin yıkılıp gitmesi karşısında sessiz kalmayı içime sindiremedim. (1974 de ilk kez TRT genel müdürü Cem Duna’yı sanat müziği yerine hafif müziğe ağırlık verdiği için protesto eden bir yürüyüşe katılmıştım)
Ehli dalaletin ittifakı, müminlerin ihtilafı yüz yılımızın en derin yaralarından biridir. Tüm alem-i İslam’ın esaretine yol açan bu hastalık maalesef tedavi edilememiş, müminlerin şuur düzeyi bu hastalığı idrak edecek bir seviyeye çıkarılamamıştır. Son 20 yılda Türkiye’de görülen nisbî iyileşmenin esasında ne kadar zayıf olduğu içinde bulunduğumuz günlerde bütün çıplaklığı ile ortaya çıkmıştır.
Ben bu yazımda Kuran ahlakına göre iki mü’min taifenin arasında ihtilaf çıktığı zaman sair mü’minlerin nasıl davranması gerektiği konusunda unutulmuş bir farzın varlığına işret etmeye çalışacağım.
Bazı serbest değerlendirmeler yapabilmek için iddiaların özetlenmesine ihtiyaç vardır.
Oldukça uzaktan gördüğüme göre:
Kavga basit bir kavga değildir. Rahatlıkla söylenebileceği gibi - son üç asrı dikkate alırsak- Türkiye’mizin en güçlü sivil toplum örgütü ile yine aynı oranda güçlü ve büyük işler başarmış bir siyasî kurumu arasında kıyasıya bir kıyım ve tasfiye kavgasına şahit olmaktayız.
Bu tespitler rastgele söylenmiş şeyler değil. Sömürge tarihini okuyanların yakından bildiği gibi İslam alemi silahlı ordulardan önce yabancı okullar tarafından işgal edilmiştir. Bu tespiti tam zamanında yapan “cemaat” gerek Türkiye’de gerekse mazlum üçüncü dünya ülkelerinde açtığı Türk okulları ile milli rüyaları gerçekleştirme suyun akışını tersine çevirme yolunda göründüğünden daha büyük izler bırakmayı başarmıştır.
Türkiye’deki bilimsel atılımın alt yapısını bu okullar hazırladığı gibi, mazlum milletlerin çoğunda umut haline geldiklerini söylemek abartılı değildir. Büyük çaplı yardım organizelerinin bu algıya yaptığı katkıya ayrıca işaret etmek gerekir.
Oysa bu gelişme hala tüm dünyada acımasız şeklide varlığını sürdüren sömürü sistemi için istenilen bir durum değildir.
1Önde gelen batılı ülkeler, planlı ve programlı bir şekilde kalkınmakta olan ülkelerdeki eğitimin içini boşaltmak için çalışmaktadır. Söz gelimi Amerika tüm İslam ülkelerinde resmi okulların dışındaki eğitim kurumlarının kapatılması için açıktan çalışmalar yapmaktadır. (daha önce Lucinya isimli bir çeviride bu çalışmalara değinmiştim)
Sözü fazla uzatmadan tam bu noktada siyasetin ulusal ve uluslararası baskıya dayanamayarak “cemaati” tasfiye kararı aldığı, bunu uzun bir süredir uyguladığı, yolsuzluk operasyonlarını bahane ederek bu tasfiyeyi açıktan bir kıyım haline getirdiği iddiaları dile getirilmektedir.
Siyaset tarafından olaya baktığımızda benzer argümanların geliştirildiğini söylemek mümkündür.
Türkiye’nin kalkınma seviyesi, güçlü bir iktidarla sürdürülürse uluslar arası sömürü düzeninden kurtulma imkanı vardır. Bölgede oynadığı rol, İslam ülkelerindeki yerleşik soygun rejimlerinden kurtulmak isteyen kitlelere umut olmakta, Türkiye’nin liderliği pekişmektedir. Bunun önlenmesini isteyen bazı uluslararası lobiler “cemaatin” iş birliği ile hükümete suikast planlamış ve yolsuzluk operasyonlarını hazırlamıştır.
Bu ithamları detaylandırmak mümkündür. Ancak çok bilinen şeyleri tekrarlamanın bir anlamı yoktur.
Ne varki bu süreçte kullanılan dil ve üslubu tasvib etmek mümkün değildir. Tahrik edici, tahrib edici, bir asra varan hizmetlerin kazanımlarını yok edici bir şekilde sürdürülmektedir. Bana göre her türlü zarar telafi edilebilir ancak mü’minler arasına giren fitnenin, düşmanlığın yol açtığı zararların telafisi mümkün değildir.
Böyle durumlarda mü’minlere düşen görev nedir?
Bu yazımda işaret etmek istediğim asıl konu burasıdır.
Kuran ahlakına göre birinci esas ferdidir: Mü’minler hakikatını kesin olarak bilmedikleri bir olayın peşine düşmeyeceklerdir. Maddi ve manevi yönden sonuçlar doğuracak olan suçlamalar, kesin delillere göre yapılmalı, zandan, tahminden, yorumdan kaçınılmalı, bizimkiler söylüyor, öyleyse doğrudur mantığı ile hareket etmemelidir.
İkinci esas kurumsaldır: iki taifenin arasında bir anlaşmazlık çıktığında Kuran sair Müslümanlara adil bir şekilde hakemlik yapmalarını ve zulmeden tarafın zulmüne engel olmalarını emreder.
Bu iki esasa göre müminlerin ekserisi itham edilen taraflardan birine katılmak değil, gerek kurumsal kimlikleri ile gerekse kendi aralarında oluşturacakları istişare organları ile iki tarafa nasihat etmek ve zulümde aşırı giden tarafa engel olmaya çalışmak zorundadırlar.
Maalesef elimizde İslam tarihinde bu kurumun işlev kazandığını gösteren –en azından benim ilmime göre- fazla örnek bulunmamaktadır. (Bu olaylarla ilgili olarak bir iki yazıda gördüğüm Sıffin benzetmesi bana daha önceki Cemel Vak’asını hatırlattı. Mekke’den Basra’ya gelen Cemel ordusunun hareket noktası benim adını koymaya çalıştığım ikinci esasın kurumsal yapısını oluşturmaktı. Basra’da oluşturacakları güç merkezi ile Şam ve Medine’yi barış yapmaya zorlayacaklardı. Ne varki iki tarafın içine karışmış bozguncuların ihaneti savaşa yol açtı. Tüm İslam tarihini rahatlatacak çok önemli bir kurumun ortaya çıkmasına engel olundu.)
Bu esas son derece önemlidir. Fitne kapısı açıldığında bir daha kapanması zordur. Önümüzdeki günlerde benzer olayların tekrarlanabileceğini söylemek kehanet sayılmamalı Bu durumda bu vazifeyi yapabilecek insanların sorumluluğu büyüktür ve acilen harekete geçmeleri –kanaatimce- farziyet kesbetmektedir.
Kavgaya taraf olanlar hakem olma hakkını kaybederler
Üzülerek belirtmek gerekirse bu dönemde kendilerinden hizmet beklenen sivil toplum kuruluşlarının bir çoğu olaya doğrudan taraf olmuş, hakem olma hakkını kaybetmiştir.
Türkiye’de uhuvvet ve ittihadın mayalanması için yıllarca emek sarf etmiş bazı söz sahipleri, nasihatlarına en çok ihtiyaç duyulduğu bir sırada -40 yılı aşkın bir süredir kendi konumları ile “cemaatin” konumunu birbirinden ayıramamadan kaynaklanan bir saikle olaya taraf olmuşlar ve hakemliklerinden istifade yolunu kapamışlardır.
Bu fitnenin içtimaî hayatımıza vereceği zararı ve müminler arasında azından bir asırlık emek ile elde edilen kardeşliği tahrip ettiğini gören sorumluluk sahibi zatların harekete geçmeleri gerekmektedir. Sürecin ıslahında Uhuvvet ve İhlas düsturları yol haritası olarak kullanılmalıdır.
Bir nasihat heyetinin teşkili ile taraflar insafa çağrılmalı, içtimaî hayatı bekleyen tehlikeler anlatılmalı, söz tutmayan taraf, en azından teşhir edilmelidir.
Sözü toparlarken bazı esaslara işaret etmek yerinde olur.
Siyaset üslubu sadece siyasetçilere karşı kullanılır. İtham, demagoji, tahkir, tezyif, alay, kandırma, blöf, şantaj, cerbeze, yalan bu mesleğin malzemesidir. Ancak siyaset sahnesinde alışkanlık yapan bu ifadelerin müminler arasında kullanılması İslam ahlakını derinden sarsar. Yaptığı zararı tarif etmek mümkün değildir.
Her iki tarafın ithamlarını karara bağlayacak merci sadece adil ve bağımsız mahkemelerdir. İthamlar belli, mahkemeler açık olduğuna göre olayı sokağa taşımak yeni spekülasyonlara yol açacaktır. Siyasetin olayı sürekli büyütmesi ve seçim malzemesi yapmaya çalışması adil bir yaklaşım olmadığı gibi vicdanlardaki soru işaretlerine de cevap teşkil etmeyecektir.
Öte yandan “cemaat”in ithamları reddetme için seçtiği mülaane usulü toplumumuz tarafından yeterince bilinen bir usul değildir. Yapılma aşamasında da topluma anlatılmadan yapılmış, hedeflenen fayda sağlanamamıştır. Oysa mesele ilan edilmeli, muhataplarına duyurulmalı, ne için yapıldığı açıklanmalı, eylem beddua görüntüsünden çıkarılmalıydı.
Ülkenin maddi ve manevi havasını bozan bu fitnenin tasarımcılarını Allah (cc) biliyor. Layık oldukları cezaları bulacakları kuşkusuz. Ancak bizler de ferden ferda bu fitne ile imtihan olduğumuzu unutmamalı, elimizdeki her türlü imkanı sulhtan yana kullanmalı, gıybet ve iftiralarla manevi havayı bozmaya çalışanlara fırsat vermemeliyiz.