18 Nisan 2026, Cumartesi
23:05
UST1 Reklam Alanı
MANSET_ALTI Reklam Alanı
Tam da söz öldü diye ilan ettiğim bir günde sosyal medyada bana ait olmayan bir yazının benim adıma yer alması üzerine düşüncelerimi açıklama zarureti hasıl oldu. Özür dilerim. 
 
Yıllar önceden kulağımda kalmış bir şairimiz “herkes sırtını döndüğü dünyaya ağır” diyordu. Ülkemizdeki baharı kışa çeviren olaylar hızlıca gelişti. Ne olduğunu anlamadan kendimizi kirli bir savaşın içinde buluverdik. Durdun demeye kalmadı, çok tan böyle bir savaşı bekleyen yada önüne çıkan bu son fırsatı değerlendirmeye hevesli kalem erbabından her biri -kendince lojistik desteğin iyi yapıldığını zannettiği siperlerden birine girip- karşı tarafı yaylım ateşine tutmaya başladı. Ve bizler bu gün bir iç savaş tehlikesi ile yüz yüze geldik! “fa’tebiru ya ulil’el-bâb!” 
Şimdi seslenmek zorundayım! Efendiler yaptığınız işin farkında mısınız! Hiçbir iyiliğiniz ve doğru fikirleriniz sizi bu büyük cinayetin mesuliyetinden kurtaramaz! Kendimce son on senedir Türkiye’de yaşanan olayların arkasında “derin ve yüksek bir aklın” varlığını hep hissettim. Dostlarıma zaman zaman bu iş ne siyasetin ne cemaatin işine benzemiyor dedim. 
 
Bu yüksek akıl kendince bazı güçleri dizayn ettikten sonra Türkiye’nin en dinamik iki gücünü ele aldı. Daha önceki bir iki yazımda da işaret ettiğim gibi biri Cumhuriyet tarihindeki en önemli kalkınma hamlesini gerçekleştiren AKP hükümeti diğeri ise son üç asır içinde varlığına şahit olduğumuz en güçlü ve istikametli sivil toplum hareketi olan “Cemaat”ti. Kuruluş ve hizmetlerinde Türk halkının ekseriyetinin emeği ve katkısı bulunan her iki kurumun dünyanın hakim güçleri tarafından yakından takip edildiğine kuşku yok.
Fakat acı olanı bu iki gücü birbiri ile çarpıştırarak Türkiye’nin önünü kesmeyi başarmış olmalarıdır. Öyle görünüyor ki akl-ı selimin tamamen ortadan silindiği bu sisli havada bu kirli plan başarıya ulaşacak, nerdeyse bir asırdır maneviyat büyüklerinin elleriyle dokunan Anadolu halısı parça parça edilecektir. (Bütün Ruhumla bu şeren Allah’a sığınıyorum. Lakin ehl-i umurun körlüğüne bakınca bu cümleyi yazmaktan kendimi alamıyorum) Bu kavga artık her ferdi yakından ilgilendiren bir hal almış, ben karışmıyorum deme imkanı kalmamıştır. Ehl-i basiret ve nasihatın konuşma zamanı gelmiş geçmektedir. Bu yangın hepimizin evladını ve istikbalini yakacak noktaya gelmiştir. 
 
Tekrar fitnenin sebeplerini kurcalayıp düşmanlığı kızıştırmaya niyetli değilim, ancak önerilerimi temellendirecek bir iki tespite işaret etmek zorundayım. Girişte alıntıladığım mısraya dönersek hükümet yanlısı yazıp çizenler özellikle cemaati tasfiye hareketinin önce hükümet tarafından başlatıldığını görmezden geliyorlar. (Bu sürecin azından üç beş yıldır uygulamada olduğu bazı resmî belgelere yansımış durumda) Oysa bu nokta bu fitnenin çözümü için önemli. Türk halkının ekserisi bu tasfiyeyi doğru bulmuyor. En azından tasfiye sürecinde yaşanan olayların hukukî gerekçelerine inanmıyor.
Yukarıda işaret ettiğim “yüksek aklın” bu noktada devreye girdiğine ve hükümetle cemaat arasındaki kavganın boyutlarını büyüterek Türkiye’yi (Allahu ekber nidaları ile birbirini öldüren insanların yaşadığı) komşularına benzetmeye karar verdiğine inanıyorum. Bu noktadan sonra cemaat medyasının hükümet ile mücadele için bu kanaldan gelen malzemeleri kullandığına şahit olduk ve halen her iki taraf kontrollü bir şekilde derin istihbarat ürünleri olan bu malzemeleri Türkiye’nin temel esaslarını derinden sarsacak şekilde kullanmaya devam ediyorlar. 
 
Bu noktada üç mesele öne çıkmaktadır. 1-Cemaatin hukuk arayışı, varlığını koruma mücadelesi 2-Halkın büyük çoğunluğunun oyları ile seçilmiş iktidarın kendini koruma mücadelesi 3- Derin aklın kayıt altına aldığı yolsuzluk iddiaları. Hayli zor olmakla birlikte bu üç meselenin halledilmesi ve her olayın kendi mecrasında çözüme bağlanması hala mümkündür. 
 
Şahsım adına kuruluşu itibarıyla Müslümanların ittihadını temsil eden AKP’yi çeşitli platformlarda hep destekledim. Bu günde bu iktidarın ayak oyunları ile yıkılmasına taraftar değilim. Ancak bunun için AKP’nin gerçekten bir parti olduğunu göstermesi ve kurumsal kimliğini ispat etmesi gerekmektedir. Maalesef demokrasimizin en büyük eksikliği siyasi partilerin demokratik bir geleneğe sahip olmamasıdır. Özellikle sağ partiler geniş bir kitle tarafından kurulsalar bile kısa zamanda sadece liderin kontrolünde olan bir aile şirketi haline dönmektedir. Bu durumu geçmişte MSP, ANAP vs. örneklerinde hep gördük, şimdi aynı tehlike AKP için söz konusudur. Sözün açıkçası kuruluşundan itibaren büyük bir halk desteğine sahip olan AKP için yolsuzlukların değil varlığı, iddiasının bile kabul edilmesi mümkün değildir. Partinin yetkili kurumları AKP’nin gerçek bir parti olduğunu göstermeli –varsa- bütün yolsuz işlemleri hukuka teslim etmelidir. Artık sadece iddiaları basın yoluyla reddetmek yeterli değildir. Bunu istemek benim gibi sade vatandaşın en tabi hakkıdır. Zira vatandaş kendi iradesi ile devletin bir tek kör kuruşunun israf edilmesine razı olamaz.
 
Bunun için hukuk sistemine karşı yaşanan güven zedelenmesi tamir edilmeli, bütün iddialar hukuki yolla değerlendirilmelidir. Bu yapıldığında halk yine iradesine sahip çıkar, ülke yeniden daha da güçlenmiş bir iktidar partisi ile yoluna devam eder. Aynı şekilde cemaat ile ilgili meselenin de hukuku güçlendirme dışında bir çözüm yolu yoktur.
Gelinen noktada acaba cemaat medyası “gizli aklın” kendisine takdim ettiği malzemeyi kullanmasa bu günkü mazlum konumundan daha güçlü olabilir miydi diye sormak mümkündür. Ancak vakti geçmiş bir teselli olduğu için üzerinde durmaya gerek yoktur. Öncelikle cemaata ait müesseselerin tasfiye kararı gizli kapılar ardında değil demokratik açık platformlarda tartışılmalı ve hakikaten ülke menfeatine aykırı ise tasfiye kararı alınması gerekir.
Ayrıca Cemaate yönelik tasarruflar hiçbir hileye maruz kalmadan hukuka taşınabilmeli ve keyfi yaptırımların önü alınmalıdır. Hukuk sistemi şaibelerden kurtulduğunda cemaat medyasına “gizli aklın” takdim ettiği malzemeleri niçin kullandığı sorulabilir.
 
Sözü toparlarsak Türkiye’nin her iki kuruma ihtiyacı vardır. Ve hukukun dışında hakem aranmamalıdır. Bu kavga için kalemlerini kuşanan ehl-i akla yeniden hatırlatma ihtiyacı duyduğum şey, haklı da olsalar Türkiye’nin kardeşliğine zarar verdikleri hakikatıdır. 
Beni en çok üzen şey ise bu fitnenin söndürülmesi için ortak zemini ve aklı temsil etmesi gereken Risale-i Nurların temsil edilme mahrumiyeti yaşamasıdır. Asrın garibi henüz bu manada gariplikten kurtulamamıştır. İmam Bediüzzaman’ın davasının izzeti, ufkunun vüsati, hedeflerinin azametini temsil edebilecek güçlü şahsiyetlerin yetişmemiş olması , çok muhtaç olduğumuz şu günlerde onun güçlü sesini duymaktan bizi mahrum bırakmıştır. İki cephenin birinde yer alan ve Risalelerden beslenen ehl-i kalemin hali yüreğimi kanatıyor. Kardeşler acemi okçular gibisiniz, yaraladıklarınız kendi kardeşleriniz. 
Haddimi aştığımın farkındayım ama yüreğimden kopan bu sözleri daha fazla gizleyemedim. Bana kalsa geri dönün hep birlikte sulh için, kardeş kavgasının önlenmesi için dua edelim. Risale-i nurların bu kavganın aracı haline getirilmesi bu fitneden daha az tehlikeli değildir. Tenkid yazacak olanlar açık isim ve ünvan kullanmaları halinde değerlendirilecektir.
ICERIK_ARASI Reklam Alanı
Etiketler: #yazilar
SOL1 Reklam Alanı

YAZARIN DİĞER MAKALELERİ

MOBIL_UST Reklam Alanı
ALT1 Reklam Alanı