18 Nisan 2026, Cumartesi
16:21
UST1 Reklam Alanı
MANSET_ALTI Reklam Alanı

(1)             Bir televizyon kanalında yapılan tartışmayı izliyordum. Bir ara konuşmacılardan biri milletin gözünün içine baka, baka dedi ki;

 

İnsanların namaz kılmasına engel mi olundu? Camilerin kapısı mı kapatıldı?

 

Nasıl da sıkılmadan böyle konuşurlar, anlamak mümkün değil. Gerçi bir noktada itiraf ediyor, Halk Partisinin döneminde yıkılmayan cami kalmadı ki kapısı kapatılsın! Bir kısmını komik bir parayla sattılar. Bir kısmını ahır bir kısmını da samanlık yaptılar.

 

Bu konuşmacı Türkiye’de yaşamıyorsa, gazete, kitap ve dergi de okumuyorsa, ona diyecek bir şeyimiz yoktur. Yabancıdır, bulunduğu yerde televizyon ve radyo yoktur. Adam ilkel bir hayat yaşıyordur onun böyle konuşması normal karşılanabilir. Zaten böyle birisini de kimse kanalına çıkarıp konuşturmaz. Turgut Özal’a kadar gazeteler, Nur ayini yaparken suçüstü yakalandılar diye çarşaf, çarşaf yayınlar yapıyorlardı. Devletin temel nizamını değiştirecekler. Devletin temeline bomba koyacaklar! Devletin temel nizamını değiştirecek olanların, suç aletleri de belli. Takke, tespih, tefsir, seccade ve dinsel içerikli sopa yani misvak, bu sayılanlar namaz kılanın olmazsa olmazlarıdır! Takke, tespih, tefsir ve seccadeyle devleti temelinden yıkacaklarmış, nasıl bir anlayış. Ama halk Partisinin anlayışı böyle! Bunlar, Müslüman’ın namaz kılmasına daha nasıl engel olacaklardı? Ben o konuşmacıya cevap verme ihtiyacı duymuyorum. Fakat yeni nesil Halk Partisi’nin yaptıklarını bilmiyor. Yeni neslin hatırı için bu yazımı kaleme alıyorum. Bu zihniyet milletin gözünün içine baka, baka yalan söyler, fakat hiç de yüzleri kızarmaz.

 

19 Temmuz 1932 yılında asli ezanı yasakladılar, yerine uyduruk bir ezan koydular.

 

Bir gün Konya’nın Seydişehir ilçesine bağlı, Yenice Köy’de ikamet eden Necati isminde bir amcamız, Asar dediğimiz büyükçe bir tepede bulunan tarlasında Allah’u Ekber diye ezanı asli şekliyle okumaya başlayınca oğlu İsmail ağabey “Baba bu nedir” diye sormuş.” Necati amca “Oğlum bu bizim asli ezanımızdır. Bunu yasakçılar yasakladılar. Sakın beni asli ezanımızı okuduğumu kimseye söyleme” diye oğluna tembihte bulunur.

 

Şimdi merhum olan İsmail ağabey babasıyla aralarında geçen konuşmayı Almanya’nın Hannover şehrinde böyle anlatmıştı.

 

Bu zihniyet insanlara köyünde, şehrinde, hatta evinde bile asli ezanını okutturmadılar. İsteyen istediği gibi ezanını okusun, biz ona karışmayız. Ama onların da bizim ezanımıza karışmasına izin vermeyiz, vermeyeceğiz. Yeni nesil bilmese de eskiler bunları iyi tanır. Bunların sicili belli, var oluşundan günümüze kadar din, iman düşmanlığı yapmışlardır. Fakat şu gözümüzün gördüğü yerde alnı secdede olanlara ne diyeceğiz? Fakir, fukaranın parasıyla kurulan Gazete ve televizyonlarda din düşmanlığı yapan o partinin mensuplarını saatlerce konuşturanlara ne isim verilmeli? Onlara gazetede çarşaf, çarşaf yer verenlere ne demeli? Hatta bunu da söyleyeyim bu seçimlerde o din düşmanlığı yapan sicilli partiye oy vermeyi tavsiye edenlere hangi isim verilmeli? Şer’i ölçülere göre bunların yeri neresidir?

 

Bir başka olay Konya’nın Seydişehir ilçesine bağlı Kavak Köyü’nde Kapçının Mehmet’ten kulaklarımla dinlemiştim. Merhum Mehmet Erkenci olayı şöyle anlatmıştı:

 

“Camide namaz kıldık. Ben o zaman henüz çocuktum. Tam dışarıya çıktığımızda köy odasının köşesinde iki jandarma vardı. Birisi bize doğru geldi ve “Burada ne yapıyorsunuz? Niye burada toplandınız?” dedi. Öteki jandarma “Bırak adamları namaz kılıyorlar” dedi. Fakat o illa da ısrarla burada ne yapıyordunuz diye soruyordu.

 

Cami cemaatinin içinde deli Hüseyin dediğimiz iri yapılı bir adam vardı. Jandarmaya şöyle dedi, “Bana bak elinde ki silahı alır, parçalar ve parçalarını senin … dedi.”

 

Belli ki bu jandarmanın doğduğu yerde cami ve minare yoktu. Babası anası evlerinde namaz kılmıyordu. Din, iman namına bir şey öğretilmemişti.

 

Almanya’nın Augsburg şehrinde tekstil fabrikasında tanıştığım, Kayserili bir arkadaşım bu konuda şunları anlatmıştı:

 

“Milli şef döneminde çoğunlukla inancı bozuk, dini bilgisi olmayan ve doğduğu yerde cami ve minaresi bulunmayan köylerin çocuklarını jandarma yapıyorlardı.” Demek adamın dediği doğruydu. Yoksa dinini, diyanetini bilen bir Müslüman’ın evladı orada niye toplanıldığını bilirdi! Neden burada toplandınız demez ve hocanın boynuna sarığını dolayıp da hayvan çeker gibi, çekmez ve karakola götürüp dayak atmazdı.

 

Yine Kavak Köyü’nde bir başka olay:

 

Mektebin giriş ve çıkış olmak üzere iki kapısı bulunuyordu. Jandarma aniden baskın yaparsa, hoca birinden kaçacaktı. Kavak Köyü iki tepenin arasında bir köydür. Bu iki tepeye birer nöbetçi konulur, şayet jandarma gelecek olursa nöbetçiler haber verirler, mektep dağıtılırdı.

 

Bir gün her nasılsa jandarmalar gelip mektebi basarlar. Hocanın gırtlağını sıkar ve yemin et bir daha çocuklara Kur’an öğretmeyeceğine derler. Hoca jandarmalara der ki;

 

Evladım, yemin etmeyeyim, ama bir daha öğretmeyeceğim. Jandarmalar ısrar eder, illa da yemin edeceksin. Hoca direnir, onlar ısrar eder. Tam bu sırada köyümüzün ileri gelenlerinden ve kendisi de askerde jandarma olan deli Hüseyin’in olaydan haberi olur. Derhal jandarmalara müdahale eder ve sizin göreviniz nedir? Hangi amaçla buraya geldiniz, der? Sorularından sonra jandarmaların anlayacağı dilden konuşur ve onları köyden uzaklaştırır. Jandarmalar, Hüseyin amcayı karakol komutanına şikâyet ederler. Karakol komutanı deli Hüseyin amcayı, karakola çağırır ve olayı sorar! Hüseyin amcayı dinleyen karakol komutanı, herhalde Müslüman bir babanın evladı idi ki; Hüseyin amcadan özür diler bir yanlışlık olmuş der evine gönderir.

 

Not:

 Bu makalenin devamı gelecek!

ICERIK_ARASI Reklam Alanı
Etiketler: #yazilar
SOL1 Reklam Alanı

YAZARIN DİĞER MAKALELERİ

MOBIL_UST Reklam Alanı
ALT1 Reklam Alanı