“Bizim cenahtan” biri olarak bugüne kadar Abdullah Gül ve ailesine küçücük de olsa bir ‘saygısızlığım’ olmadı.
Buna rağmen “veda resepsiyonu” dâhil hiçbir kabule çağrılmadım.
Benim yerime “saygısız”(!) Abdülkadir Selvi’yi çağırmışlar!
Neyse ki Hayrünnisa Hanım Selvi’yi güzel bir “haşladı” da bir parça rahatladım!
Anladım ki Selvi’ye “kumpas” kurulmuş!
Bilerek, isteyerek, taammüden çağrılmış.
Selvi “bizim cenahın” adam gibi adamlarından biridir.
O gün Köşk’te maruz kaldığı tutum, ondan hiçbir şey alıp götürmemiştir. Tersine beyefendiliğini bir kez daha ortaya koyma fırsatı vermiştir.
Nokta.
Gelelim biz şimdi asıl meseleye.
Bu konuda aslında hiç kalem oynatmayı düşünmüyordum.
Lakin Gül’e olan saygımdan, meseleyi tüm çıplaklığıyla yazmanın daha doğru olacağına inandım.
“Bizim cenahtan” biri, ona gerçeği eğip bükmeden anlatmalı diye düşündüm.
Zira Köşk’teyken, dışarıdaki algıyı pek okuyamadı.
Gerçi o “malum danışmanları” varken nasıl okuyabilirdi ki?