FELSEFÎ VE DİNÎ AÇIDAN “AHLAK” DEĞERLENDİRMESİ*
Ahlak kelimesi hulk'un çoğulu olup huylar, seciyeler anlamına gelir. İngilizcede moral, morality bu anlamda kullanılır ve ahlak bilimine ethics, etik denir.
Yanlış ve doğrular hakkındaki bu tip kavram ve inançlar çoğunlukla bir kültür veya grup tarafında genelleştirilir ve kanunlaştırılır, buna göre de (kültür veya grubun) üyelerinin davranışları düzenlenmeye çalışılır. Bu tür bir kanunlaşmanın uygunluğu da ahlak olarak anılabilir ve grup varlığının devamının bu ilke ve kanunların uygunluğu, uygulanması üzere olduğunu belirtebilir. Bu durumlarda, uygulamayı kabullenen bireyler ahlaklı olarak tanımlanırken, uygulamayı reddeden veya davranışlarında barındıramayan bireyler toplumsal anlamda dejenere olarak tanımlanabilir.(Wikipedia)
Biz bu yazımızda felsefede ve dinde ahlakı kategorize edebilir miyiz? Nasıl ki İslam’ın şartı 5 imanın şartı da 6 dır diye biliyorsak ve bu kategorize edilmiş şekli İslam ve iman meselelerini hem bilgi hem de pratik olarak öğrenip uygulamamızda bizlere çok faydasının olduğunu gördüğümüz gibi; günümüz dünyasında dünya toplumlarını ahlaktan git gide uzaklaşmaları ahlaki ilkeleri önemsememeleri; gasp, hırsızlık, adam kayırma, dolandırıcılık, yolsuzluk, fuhşiyat, terörizm, savaşlar haddi aşan boyutlara ulaşmış olması, dünyanın ıslahının zor ifsatının gittikçe derinleştiği, insanların ahlaktan haddi aşan boyutlarda uzaklaştığı şu zamanda eğer ahlakın niteliğini ve nicelliğini insanların zihnine yerleştirirsek bu ifsat süreci bir son bulacak ve ıslah süreci yeniden başlayacaktır. İşte biz bu yazımızda ahlakın niteliğini ve nicelliğini insanların zihinlerine daha kolay yerleştirebilmek için ahlakı kategorize edebilir miyiz, daha öncelerde ahlakı kategorize etmeye çalışan ilkçağ filozofları ve İslam filozoflarının bu kodu da başarılı olup olamadıklarını ele alacağız.
Bir eserin veya yazının yazılmasında şu 7 meseleden birisime mutaallak olması gerekmektedir; orijinal bir şey meydana getirmek, eksik olanı tamamlamak, karmaşığı aydınlatmak, uzun olanı özetlemek, düzensizi tanzim etmek, dağınık olanı toplamak ve hatalı olanı düzeltmek. Biz, bu yedi meseleyi dikkate aldığımızda “İslam’da ahlakın şartı kaç?” gibi orijinal olduğunu düşündüğümüz bir soruyu gündeme getirerek ve karmaşık olan bazı meseleleri açığa çıkarmak, eksik olanı tamamlamak ve hatalı olanı düzeltmek için böyle bir çalışmaya kol sıvadığımızdan dolayı bu yedi kurala bağlı kaldığımızı söyleyebiliriz.
Aslında İslam ahlakında “eksik olanı tamamlamak ya da hatalı olanı düzeltmek” gibi bir şey söz konusu olamaz hatta İslam’da böyle bir şey söz konusu olamaz. Bilge kral Aliya İzzetbegoviç derki “İslam mükemmeldir; fakat bizler mükemmel değiliz” ya da “İslam güzelde Müslümanlar bunun neresinde.” Müslümanlar olarak bizlerin eksikliği birtakım mükemmel konuları yanlış anlamaya, tam meseleleri eksik anlamaya mecbur bırakıyor. Zira kâmil olabilmek için donanım şarttır, Müslümanlar donanımsız olursa kâmil değil nakıs insanlar olurlar. Tabiidir ki bu her insan için geçerlidir. Ancak bizim hususiyetimiz Müslümanlaradır.
İnsanların sahip oldukları inanışlar onların ahlaki durumlarını doğrudan etki altına alır. Çünkü insanlar inandıklarına doğru olduğunu düşündükleri için inandıklarından dolayıdır ki o inançların bünyesinde barındırıyor olduğu ahlaki yapıda müntesipleri üzerinde etkili olur.
Diyebiliriz ki tüm dinlerde bir ahlaki boyut vardır. Konfüçyanizm, M.Ö. 6 -5 yüzyılda ortaya çıkmıştır, Taoizm, M.Ö. 6. yüzyılda ortaya çıkmıştır, Şintoizm, M.Ö. M.Ö.7. yüzyılda ortaya çıkmıştır, Hinduizm, M.Ö. 16 yüzyılda (1500'lü yıllarda) ortaya çıktığı sanılmaktadır, Cayinizm, M.Ö. 5. yüzyılda ortaya çıkmıştır, Sihizm, M.S. 15. 16. Yüzyılda ortaya çıkmıştır, Zerdüşlük, M.Ö. tahmini olarak 6 – 5. yüzyılda ortaya çıkmıştır, Budizm; M.Ö. 6. yüzyılda ortaya çıkmıştır, Yahudilik (Musevilik) : M.Ö. 15. yüzyılda ortaya çıkmış olmalıdır, Hıristiyanlık: Miladi tarihin başlangıcı sayılmıştır, İslamiyet: M.S. 7. yüzyılda ortaya çıkmıştır. Mevcut dünya dinlerinin ortaya çıkışında böyle farklı tarihler olmasına rağmen ahlaki şu özellikler ortak inanışlarıdır; Öldürme, yalan, hırsızlık, haksızlık, şehvete ve dünya nimetlerine düşkünlük, sarhoşluk veren şeyler kötüdür!
Dinlerin ahlaka katkılarının olduğu gibi evrensel ahlak kuralları meydana getirmek için çaba gösteren gerçek filozofların da ahlaka katkılarının olduğu şüphesizdir. Örneğin Kant derki “öldürmeyeceksin!” sadece Kant değil, Platon (Eflatun), Sokrates, Parnanides, Herklitos, Demokritos, Thales gibi birçok filozofun da ahlaka katkıları olmuştur. Öyle ki Sokrates, devrinde gençlerin ahlakını bozmakla suçlanmış ve yargılanmıştır. Görüşleriyle toplumda sivrilen insanlar her çağ ve zamanda birileri tarafından suçlanmış ve hedef tahtasına yerleştirilmiştir. Çünkü birisinin görüşünü çürütecek ve çökerecek bir görüşü olamayan insanlar sürekli çökertemediği görüşün sahibini çökertmeyi hedeflerler!
İnsanın varlıksal ve varoluşsal (egzistansiyal) diye iki başlık altında toplayabileceğimiz Abraham Maslow’a göre beş çeşit ihtiyacı vardır; birincisi, yeme, içme gibi fizyolojik ihtiyaçlar, ikincisi, emniyet hissi, üçüncüsü, ait olma ve sevgi, dördüncüsü, saygı ya da itibar, beşincisi ise kendini gerçekleştirme ihtiyacıdır. İnsan fıtratı itibari ile bunlara ihtiyaç duyduğu için eğer bunları karşılamayacak olursa özellikle ruhî durumu olumsuz yönde etkilenir. Mutlu bir insan olabilmek için öncelikle insan kendisi ile barışık olmalı ve ruh yapısı düzgün, aklına hâkim olması şarttır. Nitekim İslam filozoflarına göre gerçek mutluluk es-Saadeti’l-Kusva (en yüce mutluluk) ya da Gazali’ye göre Marifetullah ancak Allah'ın cemali ile müşerref olunduğu zaman gerçekleşir. Kendisiyle barışık olamayan bir insan çevresiyle ve toplumla da barışık olamaz. Hâlbuki Müslüman örnek bir kişilik olabilmesi için, çevresi onu örnek bir şahsiyet olarak tanımlayabilmesi için mutlaka toplumla ve çevresiyle barışık ve onların gözünde adeta tam bir beyefendi ya da hanımefendi olmalıdır. Eğer bu olmazsa Müslümanlık gereği gibi yerine getirilmemiş olur. Müslümanlığını gereği gibi yerine getiremeyen bir insan için de es-Saadeti’l-Kusva’ya ulaşmak söz konusu değildir.
Her bir şeyin bir bedeli mutlaka oluyor. Bilinç sahibi olmak gibi yaratılmışlar arasında ayrıcalıklı bir şeyin de bir bedeli mutlaka vardır. Bilinç sahibi olmanın bedeli; bilgi ya da bilgelik aramak; özgür olmanın bedeli ise sorumluluklarının gereğini yerine getirmektir. Zira es_Saadeti’l-Kusva’ya da ancak gerekli bedeller ödenerek ulaşılır. Müslüman doğmak bir ayrıcalıktır; fakat Müslüman kalabilmek bir bedel ister. Öbür taraftan gayr-i müslim birisinin İslam ile müşerref olabilmesi bir bedeli gerektirir.
Ahlakın bir insanda tezahürü ancak şunlar ile olur; egonun/bencilliğin minimuma indirilmesi, nefsani arzu ve tutkuların öz denetim altına alınabilmesi ve vicdani yönümüzün geliştirilmesi. İnsan bu üç erdemi tamamlayabilirse ahlaki boyutta ciddi ilerlemeler kat eder.
İnsanoğlu yaratıldığından bu yana her devirlerde ve özelde her fertlerde varlığın ve Allah’ın mahiyetini anlama ihtiyacı duymaktadır. İnsan daha ergenlik dönemine bile girmeden Allah kavramını sorgulamaya başlar. Yalnız kaldığı zamanlarda başını gökyüzüne çevirerek gökyüzünün en sonunu görmeye çalışır, böyle devasa bir şeyin nasıl yaratıldığını düşünür ve bu harikulade yapıyı inşa edeni düşünür. Böyle bir şeyi inşa edenin zatı nasıl da devasa ve muhteşemdir, insan bunları düşünmeden edemez. Kendini düşünür insan. İçine, ta benliğine kadar inmek ister. Acı çektiği zamanlarda kendine sorar; bu acıları ben mi çekiyorum, neden ben bu acıları çekiyorum, ben kimim, ben bu bedende olmak zorunda mıyım? Madem ben bu bedenin içindeyim, madem ben bir varlığım o halde benim yapmam gereken nedir? 50-60 yıllık ömrümü tamamlamak için yaratılmış olamam ben! Ben bu ömürde bir şeyler yapmam gerekiyor! Bu türden sorgulamalarla insanın beyni hep meşgul olmuştur. Buna makul ve anlamlı bir cevap bulmaz ise insan çıldıracak seviyelere bile gelebiliyor, hayatının sonuna kadar hep kendi içinde bu soruya bir cevap arar. Peki, sizler bu “neden varım yahut neden yokum?”, “var olmak zorunda mıydım ya da yok olanlarla birlikte ben de neden yok kalmadım?” Sorusuna anlamlı bir cevap bulabildiniz mi?
Bu soruların cevabını bir dini inanış olmadan bulmak belki imkânsızdır. Her din, yaratılıştaki gayeyi kendince açıklamıştır. İnsanoğlu aidiyet hissettiği dinin bu konuda vermiş olduğu cevapla bir miktarda olsa bir rahatlama sağlar. Fakat soru hala zihninin altındadır; “neden ben varım?!”
Yaşadığımız evrenin öncesinin olmadığı ve sonrasının da olmayacağı fikrini savunan materyalist anlayış şöyle bir soru da sorabilir; tanrı bizi kayırsaydı, bize karşı sevecen davransaydı ve her türlü ihtiyaçlarımızı çalışmaya, didinmeye gereksinim duymadan bize verseydi daha iyi olmaz mıydı? Bu anlayışa sahip olan materyal kafaların zaman zaman iflas ettiğine tanıklık ediyoruz. İmtihan bilgisinden yoksun bu insanları varlık âleminde hayvanlardan hangi özellikleri ile ayırt edebiliriz ki? İşte bu insanlar için denilebilecek en güzel söz şu olur; “onların akılları var kullanmazlar!”
İslam, durduk yere bizim bir imtihana tabi tutulmamıza ne gerek vardı, düşüncesine şu ayetle karşılık verir; “Ve (onlara söyle!) Görünmez varlıkları ve insanları yalnızca (Beni tanımaları ve) Bana kulluk etmeleri için yarattım.” (Zariyat 56)
İşte insanın bir dine inanması onu zihin dünyasında rahatlığa eriştirir. Fakat bu durum değişiklik arz edebilir. İnsan inandığı dinin bazı görüşlerini bir türlü kabul edemiyorsa bu zihin dünyasında sürekli sorun yaratır. Mesela; Hristiyan birisinin tanrının üç tane olmasını bir türlü kabullenememesi ya da Müslüman bir kimsenin de İslam’da anlatılan; bir kimse Müslüman olmadan ölürse cennete gidemez inancını, Müslüman olamayan toplumlarda yaşayan insanlarla empati kurduğunda bunu bir türlü kabullenememesi gibi. Burada şu bilinmelidir ki işin hakikati de budur; “İslam mükemmeldir ancak bizler mükemmel değiliz!”
Varlığın ve varoluşun gerçek mahiyetini ahiret inancını ortadan kaldıracak olursak kesinlikle kavrayamayız. Ve ahiret inancı ortadan kalkarsa dengeler ters döner, her şey ifsat ve iflas eder. Eğer ahiret inancı ortadan kalkarsa dünyanın tamamen %100 emperyal bir düzenle yöneltildiğini, uğrunda can feda edilebilecek bir şeylerin kalmadığını ya da çok azaldığını görürüz. Nitekim şu günümüzde bunu çok şiddetli bir şekilde farkına varıyoruz ki ahirete inanmamış insanlar topluluğunu dünya düzenlerini altüst ettiğini, mustazafları ezdiğini, eşyayı ifsat ettiğini ve sömürü düzenini kurduğunu görüyoruz!
Bazı felsefî akımların kabullendiği dünyanın boş olması, gereksiz ve gerekçesiz yaratıldığını, ahiret inançları olmadığı için ileri sürüyor, savunuyor ve bunu kabulleniyorlar. Şu hayatın anlamsızlığı ancak ahiretin olmayışı ile mümkün olurdu. Eğer ahiret olmasa bu hayat tamamen anlamsız bir ömür sürmeden, gereksiz bir yaşamdan ibaret olurdu. Bu dünyaya değer katan şey ancak ahirettir. Bu inanca sahip olmak insanı ahlaki bir duruş sergilemeye ve ona göre yaşamaya mecbur kılar. Zira insan, inancı gereği biliyordur ki ahireti kazanmak için dünyada ahireti kazanacak işler yapmalıdır. İşte ahireti kazanmanın temellerinde “iman” ve “ahlak” yatar.
Ahiret inancı olmayan bir ateist veya materyalistin işi ahiret inancı olan ve ona göre yaşaması gerektiğinin farkında olan inançlı bir kimsenin işinden daha zordur. Aslında bu teze dışardan bakıldığı vakit tam tersi olduğu düşünülebilir. Fakat işin içine inilirse anlaşılacaktır ki meselenin aslı budur. Çünkü insanı en fazla bitap düşüren şey beyindir. Eğer kişi bir mesele hakkında düşünceye girer de içinden çıkamaz ise çıldıracak ve delirecek durumlara gelir. Fakat kafa yorduğu konuyu çözümleyebilirse mükemmel bir rahatlama hisseder. Şöyle basit bir örnek verelim; arabalarda kullanılan motorun ufaklığına rağmen o motorun tonlarca ağırlıkta olan yükü nasıl hareket ettirdiğini merak eden bir kimse hakkında derin düşüncelere girip de işin içinden bir türlü çıkamamış ise bunu bir türlü kabullenmek istemez. Fakat mesele gözünün önünde gerçekleşiyor olması zihnini daha da çok meşgul eder ve nihayetinde makul bir çözüm kafasında üretemez ya da bir cevap bulamaz ise çıldıracak gibi olur. Ama bir de bu kadar kafaya takma ve düşünmesinin sonunda meseleyi çözümleyebilmiş bir kimseyi düşünün. Ne kadar da rahatlamış hisseder öyle değil mi? İşte ateist ve materyalistler ile inanca sahip olan kimselerin zihin dünyaları böyledir.
Ahiret inancı olan birisi için ahlaki hal içerisinde olması mecburidir. Salih amel işlemek ise ahlaki erdemlerin temelinde yer alır zira dışa yansımayan bir ahlak nasıl sönük bir ahlak ise dışa yansıyan bir ahlak da ona nispeten çevresini etkileyen bir ahlaktır. İşte bu bağlamda Allah bizlere salih amel işlemeyi emretmiş ve şu iki ayeti de bizim düsturumuz kılmıştır; “kim salih amel işlerse kendi lehinedir. Kim kötülük işlerse kendi aleyhinedir. Rabbin kullara karşı zalim değildir.” (Fussilet 46), “kim zerre kadar iyilik yapmışsa onu görür. Kim zerre kadar kötülük yapmışsa onu görür.” (Zilzal 7-8)
İşte bu bağlamda İslam, insan hayatını çok anlamlı bulmakta, çok değerli bir amaca yönelik görmekte ve insana bu anlamlılık ve amaçsallığı her zaman gözetmesini telkin etmektedir.
İslam itikadının adeta akli boyutunu savunan Mutezile, vahiy gelmeden insan Allah’ı bulup onu tanıyabilir, der. Bu buluş, kişinin anlam arayışının bir sonucu olarak ortaya çıkar. Tıpkı Allah’ın dostu İbrahim’in rabbini bilmesi gibi. Bir kimse anlam arayışına girişirse ve akleden bir kalp ile hareket ederse mutlaka bir sonuç elde edecektir. Ancak her insan bu girişimi göstermez. İşte belki de vahiy bu tembel insanlara Allah’ı tanıtmak, yaşamın felsefesini ve kurallarını öğretmek için gelmiştir!
Öte taraftan nihilizm görüşünü benimseyen kimselerce ve egzistansiyalizmin bazı yorumlarına göre hayat, tamamen boş, saçma ve anlamsızdır. Evet, hayatı yatak odası, mutfak, tuvalet ve işyerinden ibaret gören insan hayata bir mana yükleyemediği için hayatın kurallarını ve hedefini idrak edememiştir. Bu nihilist düşünce ancak varlığın ve varoluşun bir amaca bağlı olarak yaratıldığını idrak edebilirse işte o zaman varlığın ve varoluşun gereğini anlayabilecektir.
Bu bağlamda topluca bir tekrar gerekirse; din, bu dünyayı insan için geçici ama güzel bir yurt olarak anlamlı bulurken, insanın buradaki yaşam evresini de ahiret hayatı ve ebedi saadet amacı açısından son derece anlamlı ve değerli bulur.
O halde insan-ı kâmil olmaya aday birisi öncelikle hayatın anlamını ve mahiyetini iyi analiz etmeli ve bunu çok iyi idrak etmelidir.
İnsan, hayatın anlamının olduğunu ve bu hayatın bir devam olduğunu kavradığı anda yaşantısında bir seçimle karşı karşıya kalır. İnsan, hem iyiyi yapabilme hem de kötüyü yapabilme becerileri ile donatılmıştır ki bu hayatın anlamı olan imtihanın sebebinin bir sonucudur. Ve insan, hayatında sürekli iyi ve kötü arasında bir tercih yapmalı ve enerjisini o yönde kullanmalıdır ki öylede olur. Akıl bu tercihte insana rehberlik eder. Ancak her zaman akıl doğru ya da yanlış hakkında gerekli hükmü veremeyebilir. Din insana bu hükmü vermesinde yardımcı olur. İşte dini kabul etmeyen bir takım felsefî akımlar ile dinden ayrılmayan muhafazakâr kimselerin ayrılık noktası da burasıdır. Din, her mesele ve şartlarda ilahi normları terk etmemek gerektiğini söylerken, dini ve de Allah’ı kabul etmeyen söz konusu bu akımlar ise dinin doktrinlerini göz önünde bulundurmadan karşılaşılan her olayda sadece aklın rehberliğini kabul ederler. Bu mesnetsiz ve senetsiz hükümlerin ahlaki boyutu ise onlarca akıl tarafından belirlenir. Ancak inanca sahip kimseler davranışların ahlaki boyutunu ilahi öğretilerden öğrenirler.
İnsana ne melek gibi salt iyilik nede şeytan gibi salt kötülük yetisi verilmiştir. Aksine bunları seçmede insan özgür bırakılmıştır. Ahiret inancı olan bir insan inanır ki kişi bunlardan hangisini seçerse o doğrultuda bir akıbeti olacaktır. Fakat ahiret inancı olmayan bir takım felsefi akımlar iyi ve kötüyü seçmede aklı rehber edinerek bir seçim yaparlar ve bu seçimleri doğruda olur. Ancak ömrü böyle yaşasa dahi ömrün sonu olduğu için ve bunun karşılıksız kalacağı için bu seçimin bir esprisi olmayacaktır. Fakat din; bu seçimde insana istediğini seçtirebilirse ona ebedi bir mutluluğu müjdelediği için insan için bu seçim bir anlam ifade edecektir. Zihin dünyasında anlam bulduğu meselede ise insan haz alacaktır ve bu konuda devamlı ve verimli olacaktır.
Fakat burada şunu da belirtelim ki, insan iyiye karar verirken sadece dini değerler değil ona aklı, gönlü ve özellikle vicdanı yardım etmelidir. Yani insan kararlarını akleden bir kalp ile vermelidir.
Geçmişten günümüzü tüm dini ve düşünce hareketleri ahlaki olgunluğu yakalamak kendilerini ve müntesiplerini en olgun ahlaki seviyeye ulaşmak için çaba harcamıştır.
Fakat yazıktır ki bin yılların birikimi ve emaneti üzerinde yaşadığımız günümüz dünyasında ve bu dünyanın sesi gür çıkan liderleri bizlere ahlak dersleri verir, bir taraftan da bizzat bu kimseler bizlere ahlakı yılan kovuklarında aratır oldular. Hannah Arendt gibi bazı felsefeciler 20. Yüzyıla “şiddet yüzyılı” adını koyarken daha 21. Yüzyılın başlarında bu yüzyıla da “terör yüzyılı” adını koymuşlardır. Maalesef bu isimler isabet olmuş. Ancak bundan utanması gerekenler var! En çok utanması gerekenler ise tek çare bizim görüşümüz diyenler, gerçek olgunluk ve ahlak budur diyenler ve biri birlerini dışladıkları ve suçladıkları halde kendileri bu terörün ve şiddetin içinde olan ya da bunların üretiminde emeği geçen günümüz dincileri ve felsefecileridir..!!
İlk yüzyıllarda felsefeciler çevresini ahlaki olgunluğa eriştirmek için çaba gösterirken son yüzyılların felsefecileri ise ahlaki bunalım yaşayan dünya insanlarını bırakmış görüşlerine ters olan diğer felsefeci ve akımları eleştirme konusunda yoğunlaşmış haldedir. Aynı şekilde dinler insanın erdemli olması için çaba gösterirken günümüzde en büyük erdemsizliği ya da ahlaksızlığı yapanlar dinlere mensup olan insanlar olmuştur. Son yüzyılların insanları şiddetli bir yozlaşma ve yontulmaya maruz kalmış ve ahlaki seviyelerini kaybederek ahlak konusunda seviyesiz kalmışlardır.
Günümüzde öne çıkan bazı küresel sorunlar şunlardır; AIDS ve öteki hastalıklar, uyuşturucu kullanımında artış, açlık ve yoksullukta artış, insan hakları ve ihlallerinde artış, sermayenin büyük ölçüde eşitsiz dağılımı, terörizm ve savaşlar. Bu sorunların temelinde tamamen ahlaksızlık yatmaktadır. Çünkü ahlak insanın erdemli olmasını, çevresini yıkmasını değil inşa etmesini amaçlar. Bu bağlamda sorunlar ele alındığında tamamen tahribat içerikli sorunlar olduğunu görüyoruz. Ve tabi ki bu sorunları gerçekleştiren ise insandır.
Bize acilen gereken küresel çapta bir ahlak hareketidir. Din anlatanlar dininin ahlakı nasıl değerlendirdiğini ve ahlakla amacının ne olduğunu, ahlakın mahiyetinin ve maksadının ne olduğunu iyi öğrenmeli; aynı şekilde felsefe yapanlarda gerçek ahlakı görebilmeli ve ona göre konuşmalıdırlar..!! Aksi takdirde gittikçe kızışan dünya milletlerinin önüne geçebilmek için başvuracağımız bir seçeneğimiz kalmayacak!
Ahlaki bir toplum inşasında her fert kendine düşen görevi yapmalı ve bu görevinde konumu gereği olması gereken ahlaki değerleri bünyesinde barındırmalıdır. Devlet adamları “bilge” kimseler, askerler “cesaret” sahibi savaşçılar, toplumu “itidalli” olan, dengeleri gözeten ve orta yolu tutan bir toplum ve tüm bunların birleşiminde ise adalet sahibi ve adaletle yönetilen bir devlet olmalıdır. Devleti oluşturan bireyler görevlerini bilmeli, bu erdem ilkelerinden yoksun olarak bir makamda bulunan bireyler ya bu erdem gerekliliğini yerine getirmeli veyahut da görevi layıklarına teslim etmelidir. Zira mükemmel toplum ancak görevlerini mükemmel yapan müntesipleriyle meydana çıkar.
Bugün insanlığın ihtiyacı ahlaki sisteminde gerçek bir devrim yapmaktır. Ki İslam’ın amacı da bu değil midir; insanları ahlaklandırmak, onları gerçek insan kılmak. Ahlak ilkeleri asırlardır insanlar tarafından bilinegelmiştir. İnsanlık ne zaman ahlaki sistemden vazgeçmişse birçok krizle karşı karşıya kalmıştır. Bu sistemin yürürlüğe girmesi ancak yürütmeyi/uygulamayı ahlaki ilkelerden taviz vermeden, ahlaki ilkelerle iç içe yapmaktır!
Ahlak, erdemli fertler meydana getirmek ister. Erdemli fertler ahlaklı toplumu oluşturur. Bunun meydana gelebilmesi için şu dört kural unutulmamalıdır: “bilgelik, cesaret (şecaat), itidal ve bu üçünün birleşimiyle vuku bulan adalet.”
Lipson der ki; “umutlarımızın gerçekleşmesi için net düşünmeye, doğru değerleri seçmek için bilgeliğe ve harekete geçmek için yürekliliğe ihtiyacımız vardır.”
*Bu yazı Cafer Sadık Yaranın ( İslamda Ahlakın Kaç Şartı var) Kitabından esinlenerek yazılmıştır