İslamiyet yeryüzünde yayılmaya başlayınca çok geniş kitleler Müslüman oldular. Onlarla beraber eski görenek ve gelenekleri, batıl din anlayışlarından miras kalan hurafelerde Müslümanların arasına bu yolla girmiş oldu. Bu batıl inanışlardan şahit olduğum bir olayı anlatacağım: Bir kardeşimiz elini yıkayacaktı, ben de sabunu ona uzattım elinin tersiyle sabunu almak istedi. Ben dedim ki: neden elinin tersini uzattın?
Adam dedi ki: “Sabun acı olduğu için, acı olaylar görülürmüş veya iki kişi arasına düşmanlık girermiş, seninle aramıza düşmanlık girsin istemem. Bir misal daha anlatayım:
Bir kimse çeltik ekilen arazinin etrafını, eşeğe binip Kur’an okuyarak dolaşırsa, o araziye “dolu” yağmazmış.
Bunlar gibi yüzlerce hurafeler Müslümanların arasına sokulmuş. Dinin aslına değer verip korunmaya çalışılmazsa o vakit hurafeler dinin yerine geçerler.
İslam dini aziz bir dindir. Ona kim sarılırsa o da, aziz olur. Kim de ondan uzak kalırsa, o da rezil olur. Diğer bir deyişle ona kim sarılırsa yükselir kim de uzak kalırsa alçalır. Bugünkü İslam âlemi gibi!
Bundan önceki makalemde demiştim ki; Dinin özünü bir tarafa bıraktık, kabuğuna hasrı fikrettik, vaktimizi onunla öldürdük. Bu vakit öldürenler, sıradan bir vatandaş olsaydı İslam âlemi bugünkü duruma düşmezdi! Maalesef Müslümanların sözde önde gelenleri namazda etehiyya’yı okurken şehadet parmağı kaldırılsın mı, kaldırılsın mı? Bunun için kavga etmişler ve farkında olmayarak koskoca Endülüs devletinin yıkılışına zemin hazırlamışlar. Sonunda ne yaptıklarının farkına vardılar ama iş işten geçtikten sonra.
Bunu bir misal olsun diye arz ettim. Adam parmağını kaldırmazsa dinden mi çıkacak, yaparsa sevap kazanır yapmazsa günahı yok. Ama onlar bunu o hâle getirmişler ki; bir sünnetin ihyası için kavga ettiler, binler farzlara veda ettiler!
Dini konular iki bölümde ele alınır. “Usul ve furuğ,” yâni ağaç ve kabuğu gibi.
‘Usul’ iman hakikatleridir, ağacın kendisi gibi, “füruğ” ağacı koruyan kabuğu gibidir. İkisi beraber olması lazımdır. Eğer ağacın dibine zararlı maddeler girmiş ağaç çürümeye yüz tutmuş ise, onun kabuğunu dalını budağını ilaçlamaya çalışmak bir fayda sağlamaz.
İman hakikatleri, bil hassa şu zamanın yaralarına en münasip bir ilâç, bir merhem ve zulümatın hücumuna maruz kalanlar için en faydalı bir nur ve dalalet vâdilerinde hayrete düşenler için de en doğru bir rehberdir.
Adam İman hakikatlerinin bir esası olan, farz namazını kılmaz, Ramazan orucunu çeşitli bahanelerle tutmaz Ama her sene farz bir emirmiş gibi, hiç aksatmadan geçmişlerinin ruhu için, mevlit okutur ve ziyafetler verir. Bu âdet güzel bir şeydir, ama ne farzdır, nede vaciptir.
Eğer biz geçmişteki şaşaalı günlerimizi özlüyorsak, İslamiyet’in zahirine vakf-ı nazar edip kendimizi aldatmayacağız. Hiç zaman kaybetmeden dinin özüne döneceğiz, doğru İslamiyet’i doğru öğrenip doğru yaşayacağız. Doğru bildiğimiz yanlışları terk edeceğiz. İslâmiyet’in hakkını ve müstahak olduğu hürmeti göstereceğiz ve ondan özür dileyeceğiz.
El birliğiyle ona sadakat elimizi uzatacağız. Onun habl-ül metinine (kopmayan ipine) sarılacağız. Bu konuda
Üstad Bediüzzaman muhakemat isimli eserinde şunları şöylemiş:
“Beni gayrete getiren itikadım ve yakînimdir ki: Hak neşv ü nema bulacaktır, eğer çendan toprakta gizlense... (veyahut bşka bir yerde, nerede olursa olsun) taraflar ve mültezimleri muzaffer olacaklardır, eğer çendan zaman ve zeminin merhametsizliğinden az ve zayıf olsalar... (mutlaka hak ettikleri mevkii bulacaklardır)
Hem de itikadımdır ki: İstikbale hüküm sürecek ve her kıt'asında hâkim-i mutlak olacak yalnız hakikat-ı İslâmiyettir. Evet, saadet-saray-ı istikbalde taht-nişin (yani saadet-sarayında) hakaik ve maarif yalnız İslâmiyet olacaktır. Onu fethedecek yalnız odur; emareler görünüyorlar...”
Kaynak:
Muuhakemat, Bediüzzaman Said Nursi, Sayfa, (9), Envar neşr, İst.