Ebu Hureyre (ra) hayatı ve şahsiyeti
Giriş Bölümü
İslâm davetini yücelten Allah’a, ebede kadar onun mahlukatı ve onlara ettiği ikramlar adedince hamd ve senalar olsun. Bu davetin kendisiyle yüceltildiği zata - ki Sultan- ı Levlak olarak yaratılıp, Makam- ı Mahmud ile tebcil edilmiştir- Habib- i Ekreme, en güzel selâmlar, dualar, tahiyyeler, ikramlar Rabbinden ona insin!
Bu mütevazi çalışma, İslâmı 23 senede cihanın başına geçiren cihan davetçisi, beşerin en yüksek hatibi, bütün kainatı bir mescid, bütün insanlığı bir tek ümmet haline getiren ve 14 asırdır cihanı ışıklandıran Kur’an- ı Azimü’ş- Şan’ın mübelliğ ve tercümanı olan Muhammed Aleyhisselâm’ın temiz sünnetinin kabı, hadis ilminin üstadı, Suffe Medresesinin en baş şakirdi, Ebu Hureyre ed- Devsî el- Yemenî’nin hayatına tutulmuş küçük bir aynadır.
Hiç şüpesiz Hz. Muhammed aleyhisselâmdan geriye kalan en büyük miras, Ku’an ve Sünnette ifadesini bulan İslâmiyet’ten sonra, insaniyetin asr- ı saadetini yaşamış olan “sahabeler cemaatidir” Bu cemaatin beşer tarihinde bir emsali daha yoktur. “sahabeler, ekseriyet- i mutlaka itibariyle insanlığa ait güzel ahlakın en üst derecesindedirlir, Çünki o İslâmiyetin büyük inkılabı zamanında hayır ve hak bütün güzelliğiyle, şer ve bâtıl bütün çirkinliğiyle görülmüş ve maddeten hissedilmiş. Şer ve hayır ortasında öyle bir ayrılık ve yalan ve doğruluk arasında öyle bir mesafe açılmıştı ki, küfür ve iman kadar, belki Cehennem ve Cennet kadar araları uzaklaşmıştı. Yalan ve şer ve bâtılın dellâlı ve nümunesi olan Müseylime- i Kezzab ve maskaraca kelimeleri olduğundan, yaratılışça yüce hisler ile yüksek ahlaka aşık ve övünç vesilesi olan davranışlara meyilli olan sahabeler, elbette ihtiyarlarıyla, yalan ve şerre ellerini uzatıp, Müseylime çukuruna düşmemişler. Sıdk ve hayır ve hakkın dellâlı ve nümunesi olan Habibullah aleyhisselâm'ın -insanlığın ve güzel ahlakın en üst derecesindeki yüksek makamına- bakarak, bütün kuvvet ve himmetleriyle, o tarafa koşmak güzel huylarının gereğidir. Asr- ı Saadette insanlık çarşısında, yalan ve şer ve küfür gibi maddeler, ahiret hayatının mahvedilmesi gibi neticeleri ve Müseylime- i Kezzab gibi süflî maskaraları doğurduğundan, yaratılışça yüce hisler ile yüksek ahlaka aşık olan sahabeler öldürücü zehirden kaçar gibi yalandan kaçmaları ve nefret etmeleri bedihîdir.”[1] Gerçekten de bu cematin güzelliğine İslâmiyet ve Kur’an iki güzel şahittir. Kur’an ve İslâmın hamaleleri olan o mübarek nesil varlıkları ile bu gün de ruhlarımızı kanatlandıran şerefli birer önder ve her türlü tavsifin üzerinde yüksek birer rehberdirler.
Hz. Peygamber Aleyhisselâm’ın sağlığında Medine’de mükemmel bir İslâm toplumu teşekkül etmişti. Bizzat Hz. Peygamberin uygulamaları ile İslâm’ın bütün hükümleri uygulamaya konmuş, ibadetler en küçük adabına kadar tatbik edilmiş, bu işe bütün varlıklarını feda ettiklerini fiilen gösteren sahabe topluluğu, sünnetin ve Kur’an ahkamının en büyük muhafızları haline gelmişlerdi. Veda Haccına katılan yüz bini aşkın sahabeler, Mekke ve Medine gibi, nüfusu neredeyse onbinleri bulan büyük şehirlerde oturuyorlar, İslâm’ın toplum hayatını düzenleyen hükümleri büyük bir içtenlikle hayırda ve iyilikte birbiriyle yarışan insanlar tarafından temsil ediliyordu. Rasulullah’ın aleyhisselâm vefatında “Allah cc. Rasulünden razı olmuş bir şekilde” din tamamlanmıştı. Dinin hükümleri; farzları, vacipleri ve sünnetleriyle binler, onbinler, yüzbinler insanlar tarafından tatbikî olarak binler tevatür kuvvetinde [ yalanda birleşmelerine asla ihtimal verilmeyecek bir şekilde ] nesilden nesile, asırdan asıra nakledile gelmiştir. Bu herkesce bilinen şeyleri tekrara sebep, bu gün tartışmaya açılmak istenen bazı konularda tereddüde yer olmadığını vurgulamak içindir. Bu işaret ettiğim husus işin hayata yansıyan boyutudur. Diğer boyut ise konunun esasını teşkil eden sahabe döneminden günümüze kadar gelen İslâm dünyasının ilim faaliyetleridir.
Kur’an ilimlerinden sonra sahabeler, bütün dikkatlerini hadislerin muhafazasında toplamışlardır. Ebu Hureyre ra. başta olmak üzere bir çok sahabi Rasulullah’ın aleyhisselâm hadislerini ezberlemiş, bunların bir kısmı da yazıya geçirilmiştir.
Bir yandan yazıya geçirme diğer yandan ezber yoluyla arz etme usulü ile ümmetin en seçkin sınıfı, hadis ilimlerinin neşrine çalışmışlardır. Çünki asırlarca toplum içerisinde en değerli hizmet; ilim yoluyla Kur’an ve sünnete hizmet görüldüğü için, çok üstün fıtratlar, fıtrî olarak bu işe sarılmış, çok harika istidatlar Kur’an ve sünnetin muhafazasında hayatlarını feda etmişlerdir. Kur’anı bir harf dahi zayi etmeden bu asra taşıyan aynı cemaat, ona yakın bir hassasiyetle hadisleri de günümüze taşımıştır. Meseleyi çok uzatmamak için asrımızda hadis tarihi için yapılan bazı çalışmaları zikr ederek esas konuya geçmek istiyorum.
İkinci Dünya savaşından sonra yapılan araştırmalarda çeşitli bölgelerde hadisin temel kayanaklarına dair bir çok eser bulundu. Bunların tarihlerine bakılacak olursa İslâm’ın yazılı kaynaklarının sağlam olarak elimize geçtiği görülebilir. ( Bu konuda ilk üç asır boyunca ezber geleniğinin yazıdan önce geldiği unutulmamalıdır. ) Söz gelimi, Rasulullah’ın aleyhisselâmın vefatından sadece 20 yıl sonra doğan tabiinin büyük imamı Zührî’nin ( 50- 124 / 670- 742 ) hocası Hz. Peygamberin hizmetçisi Enes’ti. Zührî’nin eseri Tenzilü’l- Kur’an 1963 yılında, Selahaddin Müneccid tarafından Beyrut’ta neşredildi.
İmam Malik’in ( 93- 179/ 712- 795 ) eseri Muvatta ise İslâm dünyasının her yerinde binlerce senedir elden düşmeyen bir eser olarak müstesna yerini korumaktadır. İmam Malik’le Rasulullah arasında sadece; herkes tarafından tanınıp sevilen Zühri ve sahabi Enes ra. vardı. Yada diğer hocaları Hz. Ömer’in oğlu Abdullah ile onun öğrencisi Nafi veya hizmetinden azad ettiği Salim vardı. Bu silsileden ne ilmen ne dinen şüphe etmeye imkan yoktur. İllaki dinsizlik adına bir tahrip niyeti ile mümkün olabilir.
Ebu Hureyre’nin talebesi ve hemşehrisi Hemmam bin Münebbih’in eseri es- Sahifetü’s- Sahiha ( 140 hadisi içermektedir ) ele geçmiş ve daha 1953 yılında Şam’da yayınlanmıştır.[2] Bu eser doğrudan Hz. Peygamberden işitmek kadar katî bir bilgi verir.
Yine Büyük sahabi Zübeyr bin Avvam’ın ra. oğlu Urve’nin oğlu Hişam’ın ( 61- 146/ 680- 763 ) eseri “el- Avalî min Hadisi Hişam bin Urve”, Fuat Sezgin tarafından Leiden’de 1974 yılında neşredildi.[3]
Bu konuda diğer çok önemli iki kaynak Zühri’nin talebesi Ma’mer bin Raşid’in ( 95- 144 / 714- 770 ) eseri, Kitabu’l- Câmi ve onun talebesi Abdurrezzak’ın ( 126- 211/744- 827 ) eseri el- Musannaf’tır. Her iki eser 1970 yılında Johannesburg’da bulunan asıllarından Beyrut’a ofset olarak basılmıştır.[4]
Yukarıdaki örnekleri çoğaltmak mümkündür. Neşredilen bu ilk dönem eserleri ile Kütüb- i Sitte diye bilinen hadis kitapları karşılaştırıldıklarında tam bir mutabakat halinde oldukları görülmektedir. Zaten örneklerini verdiğimiz seri, rivayet zinciri olarakta birbirini tamamlamaktadır. Hadis ehlince malum olduğu gibi; Ebu Hureyre, onun talebesi Hemmam bin Münebbih, onun talebesi Ma’mer bin Raşid, onun talebesi Abdurrezzak, onun talebesi meşhur Müsned yazarı Ahmed ibni Hanbel’dir. Bu rivayet zincirinin yazma eserleri orijinal haliyle elde edilmiş ve neşredilmiştir. Bu eserlerde insan olmanın verdiği kaçınılmaz bazı kusurların dışında hata aramak iyi niyet eseri değildir.
[1] Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, Envar Neşriyat, 2000, s. 490
[2] Eser, Talat Koçyiğit tarafından “Muhtasar Hadis Tarihi ve Sahife-i Hemmam bin Münebbih” adıyla Türkçe’ye çevrilmiştir. 1967
[3] Geschichte des Arabiscihen Schrifttums, Fuat Sezgin I-V, 1967-1974, Leiden
[4] İlk Üç Asırda İslâm Coğrafyasında Hadis, Kemal Sandıkçı, Diyanet İşleri Başkanlığı, Ankara 1991, s. 83, 85; Muhammed Hamidullah, Kur’an Tarihi, Diyanet İşleri Başkanlığı, 1991, s. 15 ( El-Musannaf’ta 19.418 hadis mevcuttur. 31 kitap 2223 konu başlığı vardır. Eser X. ciltten itibaren XI.ci cildin sonuna kadar Ma’mer’in Kitab-ı Câmi’sine ayrılmıştır )