Suffe İslâmiyet’in ilk medresesidir. Allah u Zülcelal Hazretlerinin doğrudan tasarrufunda ve Rasülünün öğreticiliğinde, İslâm’ı gelecek asırlara ders verecek şakirtlerin yetiştirildiği bir mekteptir.
Ebu Hureyre Medine’ye geldiğinde Suffe’nin talebeliğine kabul edildi.
Suffe: Eski evlerdeki sed, seki gibi yüksekçe eyvane denirdi. Türkçe’ye sofa şeklinde girmiştir. Bu sofa bir tarafı Mescid- i Saadet’e bağlı olup üstü örtülü, fakat etrafı açık bir sundurmadan ibaretti. Burada kalanlara Ehl- i Suffe denirdi. Burası Muhacirlerden mekan ve menzilleri olmayan bir kısım fakir Ashaba mahsustu. Ehl- i Suffe, burada yatarlar, ibadetle, kıraat- i Kur’an ile sünnetin talimi ile hayat geçirirlerdi. Aileden yoksun dünya derdinden azade ve bütün manasıyle feragatkar bir hayata sahip olan bu kutsî topluluğun ekser vakitleri Rasul- i Ekrem’in huzurunda geçerdi. Daima Rasul- i Ekremden ilim ve feyz alırlardı. Hazreti Peygamberin ta’yin ettiği hocalar eliyle kendilerine Kur’an öğretilirdi. Bunlardan yetişenler, müslüman olan kabilelere Kur’an öğretmeleri için gönderilirdi. Bu cihetle bunlara ( kurra’ ) denilirdi. Bu sofaya ( Darü’l- Kurra’ ) da demek en münasib bir isim olsa gerektir. Kur’an nurunun göz açıp kapayıncaya kadar kısa bir zamanda dünyanın dört bir yanında yayılması, bu ilim ocağının yetiştirdiği güzide öğrenciler sayesinde müyesser olmuştur. Mütevazi ve fakat çok feyizli olan bu sofada zaman zaman sayıları dört beş yüze ulaşan daima Kur’anla ve gereğinde gaza ile meşgul olan bir irfan ve Kur’an ordusu bulunuyordu. İçlerinden evlenenler kadro haricine çıkardı. Fakat yeni gelenlerle takviye edilirdi. Burası bütün manasıyle parasız yatılı olarak eğitim veren bir üniversite idi. Talebeleri, ne ticaretle, nede bir san’at ve ziraatle iştigal etmezdi. Geçimleri Hz. Peygamber ile sahabenin zenginleri tarafından temin edilirdi.
Rasul- i Ekrem Ashab- ı Suffe’nin geçimi ve eğitim öğretimleriyle pek yakından alâkadar olurdu. Hatta saadetli hanelerinin ihtiyaçları ile ikinci derecede meşgul bulunurdu. Bir kere Hz. Fatıma el değirmeniyle buğday çekmekten usandığından şikayet ederek bir hizmetçi istediğinde, Rasul- i Ekrem: Kızım! Sen ne söylüyorsun? Henüz ehl- i Suffe’nin geçimini yoluna koyamadım, buyurmuştu.
Rasul- i Ekrem’in ashabı arasında, fıkıhta birinci tabakada uzman olan Abdullah ibn- i Mes’ud, Übey ibn- i Ka’b, Muaz ibn- i Cebel, Ebü’d- Derda gibi büyük sahabileri ehl- i Suffe’ye müderris ta’yin buyurmuştu. Bundan başka Rasul- i Ekrem’in hiçbir vaazları, hiçbir hitabeleri yoktur ki, bunun okunması sırasında Ashab- ı Suffe orada hazır bulunmasın, dinleyip ezberleyerek diğer ashaba nakl etmesin. Bu suretle İslâm ahkamının hıfz ve naklinde ehl- i Suffe’nin pek müstesna katkıları görülmüştür. Bir çok rivayet zincirinin birinci halkasını, ehl- i Suffe’den güzide bir cemeatin teşkil ettiğini görürüz. İçlerinde Ebu Hureyre gibi eşsiz kabiliyetler yetiştiği gibi, hiçbir ilmi varlık gösteremiyenler de vardır. Fakat hangi eğitim yuvası gösterilebilir ki, umumi surette böyle sihir derecesinde bir feyz verebilmiş olsun?[1]
Ehl- i Suffe’nin Meleklerce gıbta edilen hayatları Kur’an’da şöyle tasvir buyurulmuştur: ( Yapacağınız hayırlar, ) kendilerini Allah yoluna adamış, bu sebeple yeryüzünde kazanç için dolaşamayan fakirler ( ehl- i Suffe ) için olsun. Bilmeyen kimseler, iffetlerinden dolayı onları zengin zanneder. Sen onları simalarından tanırsın. Çünkü onlar yüzsüzlük ederek istemezler. Yaptığınız her hayrı muhakkak Allah bilir.[2]
Ebu Hureyre, kısa zamanda ehl- i Suffe içerisinde ilme düşkünlüğü ve Rasulullah’ın sohbetine rağbeti ile öne çıktı. İslâmın ilk yıllarında maddî durum oldukça zayıftı. Suffe manevî büyüklüğü kadar, madî açıdan da bir o kadar çile ve zahmet demekti. O ve emsali talebeler burada her türlü yokluğa sabır içinde şükretmekle mükelleftiler. Zaten cihanı ışıklandıran Saadet Güneşi’nin etrafında maddî gam ve keder olamazdı. O’nun sevgisi her türlü gıdanın ötesinde maddî bir güçtü. O’ndan aldıkları feyizle acıları gül eylemişlerdi. Rasululah Ebu Hureyre’yi kudsi medresesine sınıf başkanı tayin ettti: Rasulullah aleyhisselâm Ehl- i Suffe’yi yemek için toplamak istediğinde yemeği hazırlar, onların nerede olduğunu ve tayinatlarını bilen Ebu Hureyre’ye takdim ederdi. Ebu Hureyre’de onları toplardı. O fakir ve miskinlerin reisi idi. Bolluk dönemlerine kadar şiddetli fakirliğe sabretti. Zengin ve tüccarların arasına karışmaktan, su akıtıp ağaç dikmekten geri durdu ( yüz çevirdi ). Mabudun korkusu ile faydalandırmayı gözeterek hududları ayırdı. Yumuşak elbise ve ipek giyinmeyi terk etti. Karşılık olarak hikmeti aldı.[3]
Sonraları İslâm’ın bolluk günlerini yaşayacak olan Suffe ashabı, kavuştukları nimetlere şükür maksadı ile –çoğu zaman acı bir hüzünle- bu günlerde yaşadıkları açlık sahnelerini anmışlardı: Ebû Hureyre şöyle derdi: Kendisinden başka ma'bûd olmayan Allah'a yemîn ederim ki, açlıktan karnıma taş bağlardım. Bir gün ( Rasulullah ile Ashâb'ının mescidden ) çıkıp gittikleri yol üzerine ( aç ve mecalsiz ) oturdum. Bu sırada Ebû Bekir geçti. Ona Allah’ın Kitâbı'ndan bir âyet sordum. ( Maksadım öğrenmek değildi, ben yalnız karnımı doyurtmak istiyordum ) halimden anlamadı. Aynı şekilde Ömer de geçti gitti. Sonra Ebu'l- Kasım Salla'llahu aleyhi ve sellem uğradı, beni görüp üzerimdeki halsizliği, yüzümdeki açlığı anlayınca, güldü. Sonra bana:
Yâ Ebâ Hirr!
Buyurunuz, emrinize hazırım Yâ Rasulullah!
Ardım sıra gel!
Buyurdu ve yürüdü. Ben de onu takip ettim. ( Hâne- i saâdete ) girdi. Ben de izin diledim. Bana da izin verildi. Rasulullah orada bir bardak süt buldu. Bu süt nereden geldi? Diye sordu. Sana falan kişi veyâhut falan kadın hediye etti, dediler. Rasulullah da bana: Yâ Ebâ Hirr! Diye seslendi. Ben de: Emir buyur yâ Rasulullah dedim - Haydi Ehl- i Suffe'ye git, onları bana çağır, buyurdu.
( Ehl- i Suffe İslâm konukları idiler. Ne sığınacak âileleri, ne malları, ne de bir dostları ve âşinâları vardı. Rasulullah, bir sadaka geldiğinde sadaka malını onlara gönderirdi. Sadaka malından kendisi bir şey yemezdi. Bir hediye geldiğinde de bunu da Ehl- i Suffe'ye gönderirdi. Hediyeden kendisi de alırdı. Fakat Ehl- i Suffe'yi hediyeyi ortak kılardı. )
Ehl- i Suffe'yi ( Süt ziyâfetine ) da'vet bana çok ağır geldi. ( Kendi kendime ) dedim ki: "Suffe halkı içinde şu bir bardak süt nedir ki? Bu sütün tamamını ben içebilirim. Fakat Allah'a ve Rasulullah'a itâatten başka çâre yoktu. Emr- i peygamberi için gittim, halkı da'vet ettim. Geldiler, izin istediler. Hâne- i Saâdet içinde yerlerini aldılar.
Bunun üzerine Rasulullah: Yâ Ebâ Hirr! Diye bana seslendi Ben de: Emir buyur yâ Rasulullah dedim. Şu süt bardağını al, misâfirlere ver, buyurdu. Ben de bardağı alıp vermeğe başladım: Bir kişiye veriyorum. O, kanıncaya kadar içiyordu, sonra bardağı bana veriyordu. Ben de alıp diğer bir kişiye veriyordum. O da kanıncaya kadar içiyor, sonra bardağı bana veriyordu. Bu sûretle bütün halk doyuncaya kadar içti.
Rasulullah Salla'llahu aleyhi ve sellem'e bardağı getirdim. Süt bardağını Rasulullah aldı, elinde tutarak bana bakıp güldü
Yâ Ebâ Hirr!
Emret yâ Rasulullah!
Süt içmedik bir ben kaldım, bir de sen!
Doğru buyurdunuz yâ Rasulullah!
Haydi otur da iç!
Ben de oturdum, içtim. Rasulullah tekrar iç buyurdu. Ben de içtim. Rasulullah tekrar tekrar iç diye emrediyordu. ( Ben de içiyordum ) en sonu: Yâ Rasulullah içemiyeceğim. Seni Hak Peygamber gönderen Allah'a andolsun ki, süt gidecek yol bulamaz, dedim. Öyle ise bardağı bana ver, buyurdu. Ben de verdim. Rasulullah da Allah'a hamdetti ve Besmele çekip geri kalan sütü içti.[4]
Bir müddet sonra Ömer’le karşılaştım. İşin aslını ona anlattım “benim karnımı doyurmak için Allah senden daha layık bir zatı memur etti. Vallahi senden bir ayet okuyup bana öğretmeni rica etmiştim. Halbuki ben o ayeti senden daha düzgün okurdum’ dedim. Bunun üzerine Ömer, Vallahi ya Ebu Hureyere, seni evime alıp doyurmak bana kızıl develere sahip olmaktan daha sevimli gelirdi dedi.[5]
Ölmeyecek kadar rızıklarını elde eden Suffa ashabı Rasulullah’ın ilim sofrasından ayrılmıyorlardı. En meşhur yemekleri ise çoğu zaman hurmaydı. Ebu Hureyre dedi: 15 adet meyvem vardı ( hurma ). Beşi ile orucumu açtım, beşi ile sahur yaptım, kalan beşini de iftar için bıraktım.[6]
Zaman zaman ashabın zenginleri de Ehl- i Suffe’ye ziyafet verirlerdi. Bunlar arasında en çok alâkadar olan Cafer- i Tayyar r.a. idi.
Ebu Hureyre anlattı “Biz Cafer bin Ebu Talib’i miskinlerin babası diye isimlendirirdik. Bizimle beraber evine giderdi. İkram edecek hiçbir şey bulamadığı zaman, önceden içine bal koyduğu tulumu parçalar ve bize taksim ederdi. Bizde onu yalar açlığımızı giderirdik.”[7] Bu günlerin hatırasını daima canlı tutan Ebu Hureyre, Cafer bin Ebu Talip’in oğlunu gördüğü zaman “selâm sana ey iki kanatlının oğlu” diye selâmlar ve Rasulullah’tan sonra Cafer’den daha hayırlı hiçbir kimse bu dünyaya ayak basıp, ayakkabı giymemiştir derdi.[8]
Suffe ashabının önde gelen simaları içerisinde yer alanların büyük kısmı bu türden sıkıntıları çekmekteydi. Ebu Hureyre suffe ashabının giyimleri konusunda şöyle der: Biz Ashab- ı Suffe 70 kişiydik. Onlardan birinin bir gömleği, örtüsü yada elbisesi olsa onu boyunlarına bağlarlardı.[9] Başka bir zaman da Resûlu'llâh sallallahu aleyhi ve sellem'e tek elbise içinde namazın sıhhatinden sorulmuş. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem de:
"Her birinizin ikişer elbisesi var mı ki?" buyurmuştu.
Iffetli bir hayat geçiren Suffe’nin bu genç insanı, Henüz Rasulullah’ın sağlığında 30- 35 yaşlarında iken ona gelmiş şöyle şikayet etmişti:
Ya Rasulallah! Ben genç çağda bir adamım. Kötü bir işte bulunmaktan korkuyorum. Kadınlarla evlenecek dünyâlık da bulamıyorum, dedim. ( hadımlaşayım mı? demek istedim. ) Resûl- i Ekrem sustu, cevab vermedi. Sonra bu sûretle bir daha hâlimi arzettim. Yine sükût etti. Sonra bunun gibi bir daha söyledim, yine sustu. ( Dördüncü ) bir daha söylediğimde Rasulullah ( azarlayarak ) bana: Yâ Ebâ Hureyre senin kavuşacağın mukadderâtı yazan kalem ( in mürekkebi ) kurumuştur. Şu hal üzerine sen ister hadımlaş, ister bırak ( müsâvîdir ) buyurdu.[10]
Senin üzerinde olduğun hal senin üzerine yazılır, bu hadis ile o muhayyer bırakılmamış, bilakis bu işten sakındırılmıştır. Sabır ve takva tavsiye edilmiştir, Bu hadis onun takvasını ve günahlara karşı olan hassasiyetini göstermesi yönü ile önemlidir. Günaha düşmekten ise şehvetini feda etmeyi düşünmüş, sorusunun cevabını aldıktan sonra da Peygamberin emrine uyarak sabır ve ibadet yolunu seçmiştir.
[1] Tecrid-i Sarih Tercümesi ve Şerhi, Kamil Miras, c.VII, s. 46
[2] Sure-i Bakara, 273
[3] Hilyetü’l-Evliya, Ebu Nuaym Ahmed bin Abdullah el- Isfahanî ( öl. 430 ), Beyrut 1405, 1/378
[4] Buharî, nr. 241/11; Ahmed, nr. 2/515; Tirmizi, nr. 2477,
[5] Buharî, nr. 1845
[6] Bidaye, 8/112
[7] Tehzib'ül-Kemal, Yusuf bin Zeki Abdurrahman Ebul Haccac ( 654-732 ) ( D. Beşar Avad Maruf ), Beyrut 1980, 5/57
[8] Tezhibü’l-Kemal, 5/55
[9] Hilyet’ül- Evliya, 1/378
[10] Buharî, nr. 1788