MEKKE’YE GİRİŞ HAZIRLIĞI
4. Bölüm
Tevhit inancının mümessili olan Müslümanların can düşmanları, Mekke’de her türlü rezaleti irtikâp ediyorlardı. Kadınların çırıl çıplak Beytullah’ı tavaf etmesine varana kadar bütün çirkinlikler işleniyordu. İşin garibi bunu ibadet adına yapıyorlardı. Kureyş müşrikleri, Kâbe’nin içini putlarla doldurmuşlardı.
Beytullah’ın inşa ediliş gayesine uygun olmayan ve Gayretullah’a dokunan, Âdem ve İbrahim (asm) ruhlarını rencide edecek işleri yapıyorlardı. Başta Allah Resulü’nün (sav) olmak üzere tüm Müslümanların kalp ve vicdanlarını derinden sızlatan bu duruma bir son verilmesi lazımdı. Ama ne zaman?
Peygamber Efendimiz, ashabı kiramın yüzlerine tebessüm, gönüllerine ferah ve sürur verecek emri vermişti.
Ordular arş ileri.
Ashabı kiramın sevinci etrafa dalga dalga yayılıyordu. Fakat Allah resulü (sav) ordular arş ileri dedi ama askere gösterilen hedef, Mekke istikameti değil de başka bir istikamete doğruydu. Efendimizin maksadı ani bir baskınla kimsenin burnu kanamadan, Mekke’yi teslim almaktı. Bu nedenle askere hedef olarak Mekke’yi göstermedi
Eğer hedef doğrudan Mekke olsaydı, Müşrikler de savunmaya geçer, bir sürü kan dökülürdü. Efendimizin maksadına uygun düşmezdi. Allah Resulü uyguladığı o taktikle bir iki küçük zayiatla Mekke’yi teslim aldı.
İslam ordusu, Mekke’ye girmeden evvel, ZÎTUVA vadisinde ordusunu toplandı.
İSLAM ORDUSU, MERRUZZAHRAN’DA
Bundan sonra Peygamber Efendimiz, ordusuyla Merruzzahran’da konakladı.
Allah Resulünün gizlilik stratejisi buraya kadar son derece muvaffakiyetle sürmüştü. Mekkeliler en küçük bir haber dahi alamamışlardı.
ON BİN ATEŞ
Merruzzahran vadisine geliş geceye rastlamıştı. Allah Resulü Mekke’yi fetih etmek için, müşriklerin üzerlerine gelişini bildirmek maksadıyla muhteşem bir ateş donanması uyguladı. On binler mücahit Mekke’nin etrafını çepe çevre sarmış elinde bir meşale yakarak adeta Mekke’nin sokaklarını aydınlatıyorlardı.
Göz kamaştıran bu manzara karşısında müşriklere, korku ve dehşet içinde kaldılar... Aralarından göç etmeye mecbur bıraktıkları Kâinatın efendisi ve manevi güneşi Peygamber Efendimiz (sav), şimdi etrafında on bin parlak yıldızla Mekke ufuklarında yeniden bütün ihtişamıyla parlıyordu.
İnsanlık âleminin ruh ve gönül dünyasını aydınlatmak için, Mekke ufuklarında bir başka haşmetiyle doğuyordu. Müşrikler bu doğuşa hayret ediyorlardı. Daha iki sene evvel bu güneş bu kadar parlak değildi. Nasıl oldu da kısa bir zamanda bu kadar kuvvet ve azamete sahip oluverdi! Böylesine bir gelişme bir anda nasıl olmuş ve her tarafı aydınlatır hale gelmişti? Söndürmek istedikleri nur, nasıl böylesine kısa zamanda kendi karanlık dünyalarını karartmıştı? Müşrik kafası bu karanlığı aydınlık aydınlığı da karanlık görüyorlardı. Şimdide öyle değil mi? Var güçleriyle İslam’ın nurunu söndürmeye çalışıyorlar. Mekke müşrikleri akıllara durgunluk veren bu şahlanışın sırrını bir türlü çözemiyorlardı. Mekke müşrikleri, Mekke’nin çepeçevre sarıldığını anladılar.
Gözleri kamaştıran bu ihtişamlı manzara karşısında son derece korkup telâşa kapıldılar.
SON ÇARE
Mekke müşrikleri, Ebû Süfyan’la birlikte, birkaç kişiyi duruma bir çare bulması için Peygamber Efendimize gönderdiler.
Ebû Süfyan ve beraberindekiler, gece vakti, bu vazifeyi yerine getirmek üzere Mekke’den çıktılar; İslam ordusu karargâhına yaklaştıkları sırada mücahitler tarafından yakalandılar. O esnada Hz. Abbas Ebû Süfyan’ın imdadına yetişmeseydi mücahitler tarafından epeyce hırpalanacaklardı.
Hz. Abbas, Ebû Süfyan’ı alıp Peygamber Efendimizin huzuruna çıkardı. Arkasından Hz. Ömer de, eli kılıcının kabzasında olduğu halde huzuru saadete girdi ve “Yâ Resûlallah! Allah, Ebû Süfyan’ı hiçbir çaba harcamadan ele geçirme imkân ve fırsatını verdi. Müsaade buyur da boynunu vurayım!” dedi.
Hz. Abbas müdahale etti: “Yâ Resûlallah! Ben, onu korumaya almış bulunuyorum!” dedi
Fakat Hz. Ömer, bu isteğinden vazgeçmedi; aynı teklifi tekrarlayıp durdu.
Ama şefkat peygamberi Efendimiz (sav), buna müsaade etmedi ve Hz. Abbas’a “Ey Abbas! Ebû Süfyan’ı konak yerine götür; sabahleyin yanıma getir” buyurdu.
EBÛ SÜFYAN’IN İSLAM’LA ŞEREFLENMESI
Hz. Abbas, Ebû Süfyan’ı alıp götürdü, sabahleyin Resulü Ekrem (sav) Efendimizin huzuruna getirdi.
Resûl-i Ekrem, “Ey Ebû Süfyan! Henüz ‘Lâ ilâhe illallah’ diyeceğin vakit gelmedi mi?” diye sordu.
Ebû Süfyan, zavallıca bir cevap verdi: “İyi, ama bu kadar putları ne yapayım? Lât ve Uzzâ’dan nasıl vazgeçeyim?”
Hz. Abbas’ta öyle yaptı, ordunun geçeceği dar bir boğaza götürdü. Ordular kabile kabile Ebû Süfyân’ın önünden, “Allahü Ekber” nidalarıyla geçiyor yüksek sedalarıyla her tarafı çınlatıyorlardı.
Her birlik Ebû Süfyân’ın önünden geçerken Hz. Abbas o birliklerin kimler olduğunu ona tanıtıyordu. En son Peygamberimizin (sav) bulunduğu birlik geçti. Bundan sonra Ebû Süfyân iman etmiş olduğu halde, Mekke’ye döndü ve tüm Mekkelilere anlattı. Muhammed birlikleriyle kesinlikle başa çıkamazsınız. Ben Müslüman oldum ve sizi de İslâm’a davet ediyorum. Müslüman olmazsanız da teslim olun başınızı kurtarın.
Ebû Süfyân’ın karısının Ebû Süfyân’a diretmesi
Not: istifada edilen eser:
Mustafa Asım Köksal
Devamı gelecek Makalemde