Baş döndürücü zaferin havasına gayri ihtiyarî kendisini kaptıran üçüncü kol ordu kumandanı Hz. Sa’d b. Ubâde, ağzından bir söz kaçırıverdi. “Bugün büyük savaş günüdür. Kâbe’de vuruşmanın helâl olacağı gündür” deyiverdi. Hâlbuki Kâbe’de vuruşmaya kavga etmeye hiçbir zaman izin yoktur. Orayı Rabbimiz emin belde olarak bize ayetle bildirmiştir. Sırası gelmişken daha önce arz ettiğim bir mucizeyi tekrar arz edeyim.
Kureyş müşriklerinden Ebu Süfyan ile Safvan bir kurdun ceylanı kovaladığını görmüşler. Ceylan kaçıp Harem-i Şerif’e girmiş, kurt kapıdan dönüp içeri girmemiş. Ebu Süfyan ile Safvan hayret etmişler. Kurt onlarla konuşmuş ve Hz. Muhammed’in peygamber olduğunu haber vermiş. Ebu Süfyan, Safvan’a demiş ki: “Bu olayı kimseye anlatmayalım korkarım Mekke boşalıp onlara iltihak edecekler.” (1)
Kâbe böyle bir yerdir, kurt bile oranın orasının emin belde olduğunu bilir. Bu nedenle Allah Resulü (sav) derhal Sa’d b. Ubâde’yi görevden almış ve onun yerine oğlu Hz. Kays’ı üçüncü kol orduya kumanda tayin etmiş. Bu ordunun askerleri, Ensardan müteşekkil bir ordu idi.
Peygamber Efendimizin emri gereğince hiç kimseye kılıç kaldırmadan edep ve hürmet içinde Mekke’ye gireceklerdi. İslam ordusu, dalga dalga dört koldan Mekke’ye girerken Hz. Halid b. Velid’in kumandanlık ettiği kolorduya bir taarruz oldu.
Bu taarruz, İkrime b. Ebî Cehil, Safvan b. Ümeyye gibi, azılı müşriklerin halktan topladıkları bazı müşrikler tarafından yapılmıştı.
Hz. Halid, önce karşılık vermek istemedi. Çünkü emir kesindi. Ancak müşriklerin saldırıyı hızlandırıp mücahitleri ok yağmuruna tuttuklarını görünce, vuruşmaya müsaade etti. Müşrikler kaçmak zorunda kaldılar. Çarpışmada iki mücahit şehit düştü, müşriklerden ise on üç kişi öldürüldü. Durum, Resulü Ekrem Efendimiz tarafından öğrenildi. Allah Resulü Hz. Halid, (ra) huzuruna çağırdı. Allah Resulü (sav) Müşriklerin Müslümanlara saldırdıklarını, mücahitlerin ise sadece kendilerini müdafaa etmek zorunda kaldıklarını Hz. Halid’den öğrenince “Allah’ın hüküm ve takdir ettiğinde hayır vardır” buyurdular.
Bundan başka on bini aşkın İslam ordusu Mekke’ye girerken hiçbir çarpışma olmamış ve Müslümanlar silahlarını kullanmamışlardır.
Bu arada, haklarında kesin idam fermanı çıkarılanlar vardı, onlar nerede görülürlerse görülsünler öldürüleceklerdi. Onların bir kaçı ele geçirilmiş ve öldürülmüşlerdir. Yakalanıp öldürülmesi gereken diğer müşrikler ise, her birisi bir tarafa kaçmışlardı.
EMANIN İLÂNI
Peygamber Efendimiz, Mekke’ye girer girmez halka eman verildiğini ilan etti:
“Kim Ebû Süfyan’ın evine sığınırsa, ona eman verilmiştir. Kim elinden silahını bırakırsa, o emniyettedir. Kim evine girer, kapısını kapatırsa, o da emniyettedir” buyurdu.
Bunun üzerine müşriklerden bir kısmı evlerine, diğer bir kısmı da Ebû Süfyan’ın evine sığındı.
On bini aşkın İslam ordusu, Mekke’ye girmişti. Fakat Mekke sakin ve asude bir gün yaşıyordu. Herkes emniyet içindeydi.
Resulü Ekrem Efendimiz (sav), Devesi Kasvâ’nın, terkisinde Üsame b. Zeyd, sağında Hz. Ebû Bekir, etrafında muhacir ve Ensar topluluğu olduğu halde Kâbe-i Muazzama’ya doğru ilerliyordu. Davasını ilana başladığı ilk günden bu güne kadar ve muzafferiyet sonunda hiçbir değişiklik yoktu. Tek başına İslam ve imanı tebliğ ederken de mütevazı, mahviyetkâr, affedici ve merhametli idi. Bugün on binleri aşkın kişilerin gönlünde taht kurmuşken de yine bu vasıflarından zerre kadar bir şey kaybetmemişti.
İşte Efendimiz bu tevazu, mahviyet, Allah’a minnet ve şükran hisleriyle dolu bir manzara içinde Harem-i Şerif’e girdi. Müslümanlar da akın akın o muazzam mabede doğru yürüyorlardı.
Resulü Kibriya Efendimiz tekbir getirince, Müslümanlar da hep bir ağızdan “Allah’ü Ekber! Allah’ü Ekber!” diyerek Mekke ufuklarını bu kutsî seda ile çınlattılar. Bu ulvî sedaya, bu mübarek beldenin dağı, taşı “Allah’ü Ekber! Allah’ü Ekber!” diyerek karşılık veriyordu.
Allah Resulü (sav) Mekke’ye giriş yaptıktan sonra
Ebû Süfyân’ın karısı Hind, Resulü Ekrem (sav) Efendimizn elinden tutup bîat etmek istedi. Allah Resulü (sav) “Ben kadınlarla el tutuşmam” buyurdular. Resulü Ekrem (sav) her zaman kadınlarla bîati sözle yapardı. Hind Allah Resulü (sav) Efendimize sözle bîatını yaptı. Resulü Ekrem (sav) efendimiz, Hind’i Kureyş kadınlarının efendisi payeliğini verdi. O da, Allah Resulü (sav) ile kureyş kadınları arasında elçilik görevini üstlendi. Böylece Hind Allah Resulünün (sav) hayır dualarını almakla şereflendi.
İbnu Mes’ud (ra) anlattığına göre, fetih günü Allah Resulü (Mescid-i Haram’a) girdiği zaman Beytullah’ın etrafında üç yüz altmış tane dikili (put) vardı.
وَعَنِ ابْنِ مَسْعُودٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْه قالَ: ]دَخَلَ رَسُولُ اللّهِ يَوْمَ الْفَتْحِ وَحَوْلَ الْبَيْتِ سِتُّونَ وَثَلاَثُمِائَةِ نُصُبٍ فَجَعَلَ يَطْعُنُهَا بِعُودٍ فِي يَدِهِ، وَيَقُولُ: جَاءَ الْحَقُّ وَزَهَقَ الْبَاطِلُ. إنَّ الْبَاطِلَ كَانَ زَهُوقاً. جَاءَ الْحَقُّ وَمَا يُبْدِئَ الْبَاطِلُ وَمَا يُعِيدُ[. أخرجه الشيخان والترمذي.النُّصُبُ بِضَّمِ الصَّادِ وَسُكُونِهَا: الصَّنَمُ، وَجَمْعُهُ أنْصَابٌ
“Allah Resulü (sav) Elindeki çubukla onlara dürtüyor ve şu ayetleri okuyordu: (2)
وَقُلْ جَاء الْحَقُّ وَزَهَقَ الْبَاطِلُ إِنَّ الْبَاطِلَ كَانَ زَهُوقًا
“Hak geldi, bâtıl zeval buldu. Bâtıl zaten zeval bulucudur” (3)
قُلْ جَاء الْحَقُّ وَمَا يُبْدِئُ الْبَاطِلُ وَمَا يُعِيدُ
“Hak geldi, bâtıl hiçbir şeyi yoktan varedemez, gideni de getiremez” diyerek kabeyi putlardan temizledi. (4)
Aziz okuyucularım Peygamber Efendimiz üzerine düşeni yaptı. Kâbe’yi putlardan temizledi. Kâbe’ye de, Gönüllere de tevhid bayrağını dikti, Elhamdülillah.
Fakat zamanla gönüllerdeki bu bayrak söküldü yerine başka bayraklar dikildi. Allah’ı bıraktık da nefisleri, heva ve hevesleri kendimize bayrak edindik. Hiçbir vasıf, hiçbir makam, hiçbir mevki hiç kimseyi kurtarmaz Allah’a kul musun? En bahtiyar insansın! Allah’a kulluktan uzak mısın? En zelil insansın! Velev ki bütün dünya seni parmak üstünde tutsun. Çünkü mahşer yeri ancak Allah’ın itibarının geçerli olduğu bir yerdir. Cenab-ı Hak o büyük fetih gününün bereketine küfrün nice karanlığında kalmış Gönül Kâbelerimize de fethi müyesser ve nasip eder inşallah.
Evet, Üstad Bediuzzamanın dediği gibi “Şu perişan dünyada, âvâre nev'-i beşer içinde, semeresiz bir hayatta; sahibsiz, hâmîsiz bir surette; âciz, miskin bir insan, bütün dünyanın sultanı da olsa kaç para eder. İşte bu âvâre nev'-i beşer içinde, bu perişan fâni dünyada; insan, sahibini tanımazsa, mâlikini bulmazsa, ne kadar bîçare sergerdan olduğunu herkes anlar. Eğer sahibini bulsa, mâlikini tanısa, o vakit rahmetine iltica eder, kudretine istinad eder. O vahşetgâh dünya, bir tenezzühgâha döner ve bir ticaretgâh olur. (5)
Kaynaklar:
(1) Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat, Sayfa, (153), Envar neşr, İstanbul.
(2) Müslim, Cihâd 87, (1781); Tirmizî, Tefsir, Beni İsrâil, (3137); Küb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Prof, İbrahim CananHadi, No, (4282) cilt, (12), Sayfa, (40), Akçağ Yayınları. Feza Gazetecilik, A.ş, İst.
(3)İsra Suresi, 17/81;
(4)Sebe Suresi, 34/49
(5)Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat, Sayfa, (223), Envar neşr, İst.