İnsan şu dünyaya emsalsiz bir varlık olarak getirilmiştir. Rabbimiz Kur’an Kerim de insanın emsalsiz bir varlık olarak yaratıldığını anlatmaktadır.
“Yemin olsun biz insanı en mükemmel bir surette yarattık. Sonra da onu (kendi iradesine bağlı olarak) en aşağı derekeye düşürdük.”buyrulmaktadır. (1)
Kur’an-ı Kerim insana bu mükemmel şekli verdik derken, insanın fiziki yapısını mı, manevi yapısını mı veya her ikisini de mi kastediyor, bunu açıkça belirtmemiş. Bunun için müfessirler, çeşitli fikirler beyan etmişler. “Maddi yapısını kastetmiş olabilir veya manevi yapısını kastetmiş olabilir. Her ikisini de kastetmiş olabilir” demişler. Bu ayetin asıl bizi ilgilendiren tarafı, biz yoktuk var edildik. Bu bir kazanımdır. Her kazanım bir karşılık ister, bedelsiz kimseye bir şey verilmez. O halde bu var oluşumuz bizden ne istiyor?
Bu var oluşun bizden istediği imandır, yani insanın kendini var edeni tanımasıdır. Şu mükemmel yaratılışın korunması ancak bu suretle mümkün olacaktır.
Bu ayet-i kerimeden şunu anlıyoruz: İnsan iman merdiveniyle Rabbinin katında derecelerin en yükseğine çıkabilir. Cennete lâyık bir kıymet kazanabilir.
İkinci ayette ise insan iman etmez ve yaratanını tanımaya çalışmazsa, kendine verilen bunca nimetlere karşılık nankörlük ederse o yüksek dereceyi kaybeder. Adeta baş aşağı düşer, cehenneme ehil olacak bir vaziyete gelir.
Çünkü yaratılışın en yüksek gayesi ve neticesi, Allah’a imandır. İnsanlığın en yüksek mertebesi ve en büyük makamı, Allah’a imanın içindeki marifetullahtır. Yani Allah hakkında geniş ve çürütülemez bilgilere sahip olmaktır. O vakit kendini yaratan rabbini gerçek manada sevebilir. Bu konuya ışık tutacak bir hatıramı nakil edeyim.
Allah rahmet etsin bir hoca efendiyle caminin kahvesine gidip, selam verip bir kenara oturduk. Siz kimsiniz, nesiniz, nereden gelip nereye gidiyorsunuz, hiç kimse sormadı?
Namaz vakti geldi kahveden camiye geçtik. Ben caminin imamına dedim ki: Hocam bu yanımda ki zat meşhur falan hocadır. Namazı kıldıktan sonra imam efendi yanımdaki meşhur zata mikrofonu uzattı. O zat mikrofonu aldı ayağa kalktı ve şöyle dedi: “Değerli kardeşlerim biz yolcuyuz. Namaz vakti yaklaştığı için yolumuza devam edemedik. Sizin şu güzel mabedinizde bir namaz kılalım dedik ve size misafir olduk.
Aslında hepimiz bu dünyada misafiriz” deyip bir miktar sohbet etti. Daha önce hocaya sen kimsin, nereden gelip nereye gidiyorsun demeyen insanlar, sohbetten sonra hocanın elini öpmek için sıraya girdiler.
Pekiyi cemaat niçin böyle yaptı? Çünkü daha önce hocayı tanımıyorlardı. Şimdi tanıdılar ve elini öpmek için sıraya girdiler.
İşte insan Rabbini tanıdığı nispette sever ve sevdiği nispette kulluk eder. İnsanlar ve cinler en parlak saadete ve en tatlı nimete, onu tanımak ve sevmekle kavuşur. Ruh-u beşer için en hâlis sürur ve kalbi insan için en safi sevinç, Allah sevgisindedir. İnsanlık âleminin ruhen ve kalben huzur içinde hayatını sürdürebilmesi ancak Allah marifetiyle mümkün olur. İnsan o hakikî saadeti, hâlis süruru, şirin nimeti ve safi lezzeti başka yollarla elde edemez. Cenab-ı Hakk’ı hakikî tanımayan, sevmeyen; nihayetsiz şikâyetlere, elemlere ve evhamlara manen ve maddeten müptela olur.
Yalınız insanın sevdiği zatı başka sevenler de varsa o vakit sıraya girilir ama Allah’a kulluk etmek için sıraya girmeye gerek yoktur. İnsan istediği zaman istediği yerde onun huzuruna girip minnet ve şükranlarını arz edebilir.
Üstad Bediüzzaman’ın ifadesiyle söyleyelim:
“Evet, şu âvâre nev'-i beşer içinde, bu perişan fâni dünyada; insan, sahibini tanımazsa mâlikini bulmazsa ne kadar bîçare sergerdan olduğunu herkes anlar. Eğer sahibini bulsa mâlikini tanısa o vakit rahmetine iltica eder, kudretine istinad eder.
Eğer insan sahibini bulsa malikini tanısa o vakit rahmetine iltica eder, kudretine itimat eder. O insan için vahşetlerle dolu olduğunu sandığı şu garip dünya, bir seyrangâh ve bir ticaretgâh olur.”
(1) Tin Suresi, 95/ 4-5