12 Nisan 2026, Pazar
06:15
UST1 Reklam Alanı
MANSET_ALTI Reklam Alanı

Mutlu anlarda fotoğraf çekilmesi öteden beri bana soğuk gelir! Sebebini soran bir arkadaşıma  “biz hatıralarımızı değil acılarımızı çoğaltıyoruz” demiştim!  Ama bu kez reddedemiyorum! Çünkü bu sahneyi bir daha ömrümün sonuna kadar yaşayamayacağım! Elimi kızımın omuzuna atarken yüzüne bakıyorum!  Daha dün değil miydi … !?

Karaköy vapurundan iniyoruz, aynı elbiseyi giyinmiş  üç ile on yaşlarında dört kız çocuğu ve asil sessizliği ile boğaza olan aşkı, hüzünlü çehresine yansıyan bir erkek çocuğu! İtiş kakış Haydarpaşa tren garının merdivenlerindeler.  O yıllarda  ne giyeceklerine ben karar verirdim, genelde  ucuz olduğu için bir toptancıya gider  bayramlık alırdım. Ekser toptancı seriyi bozmazdı,  aynı seriden 4 boy elbise almak zorunda kalırdım.  Sokağa çıktılar mı defileye çıkmışız gibi herkesin dikkati üzerimizde olurdu. Sarı saçları rüzgarda uçuşurken şen kahkahaları ortalığı çınlatır. Bin bir telaşla trene yetişmeye çalışırdık. Kompartıman sadece bizim olurdu. Bütün biletleri alırdık. Bu yolculuk bir ilkbahar bayramındaysa can erikleri  kavganın en önemli sebebi olurdu. Ama paylaşım savaşı barışla sona erer. koridorda koşuşturmalar başlardı.  Akşamın hüznüne ilahiler türküler eşlik eder ben daha çok  çantalarda bulunan böreklerle ilgilenirdim.  Yoruluncaya kadar devam eden yastık savaşının ardından birer ikişer gözleri kapanır, uyandıklarında ikinci gün öğle saatlerine kadar sürecek olan yolculuğumuzun son bir iki saati kalmış olurdu.

Bu serüveni yılda en az üç defa yaşardık. Köye girişimiz, annemin çılgın sevinçleri, babamın öyle donuk sessiz bir heykel gibi sessizce bizi takip edişi! Köyde bizi bekleyen komşu çocukları, bu manzarayı tamamlar, bizim için  dünya saadeti çıkabileceği en yüksek zirveye çıkmış olurdu.

Dönüş yolculukları da aynı şekilde hüznün zirvesini yaşatırdı.

Annem her defasında  derin endişelerinden birini paylaşır. Bana hayatın ölümsüz sırlarından birin daha verirdi.

İstanbul’a gelmeden önce Anadolu’nun mahrumiyet bölgelerinden birinde öğretmendim.  İki ayrı onbeş tatilinde iki kızım doğmuştu. Hanım doğum yaklaştıkça ne yapacağım diye telaş eder, ben onu “doğum dünyanın en normal hadisesidir, hiç korkmana gerek yok” diye teselli ederdim, her şey normal seyreder, köyün emektar hemşiresi tam zamanında gelir, onun kontrolünde doğumlar gerçekleşirdi. Üçüncü kızım doğduktan sonraydı. O günlerde doğumu anneme ne haber vermem mümkündü ne zamanında haber almam. Ama annemin kalp telefonu her zaman açıktı. Hiç ummadığım bir vakitte bir mektup geldi.  Tekbir satır vardı.

“Oğlum duydum –nerden duyduysa- kızım oldu diye üzülmüşsün! Bir çınar altında bin koyun eğlenir”

Evet bu yolculuklarda çınarım henüz 15 yaşındaydı.  Gölgesi bin koyuna yayla olacak kadar koyu idi doğru.

Bu bayram dönüşünde onun endişesi daha başkaydı. Yine kınalı kuzular gibi arabanın arka kapısı önüne sıralanmışlardı. O birer birer kucaklıyor öpüyor, bana uzatıyor, ben kapıdan alıp koltuklarına oturtuyordum.  Son çiçek kucağındaydı. Henüz ağzından kelimelerin şeker tadında aktığı en sevimli yaşının içinde. Onu bir iyice bağrına bastı. Bana uzatırken o yaramaz şey, bütün tatlılığıyla “ebem!” diye aşağı bağırdı. Onun yüreği yerinden hopladı sanki  öyle bir “kuzum” deyişi vardı ki hayatımın hiç unutulmayan kelimelerinden biri oldu o “kuzum” kelimesi!

Laf aramızda böyle şiş göbek değildim onun sayesinde “her harman mevsiminde dünyanın en güzel yolculuklarından birini daha yapar köye gelirdik. Harman zamanı köy de her şeyin en tatlısı bulunurdu. Annelerin en tatlısı başta. On onbeş gün tırpan biçerdim! İliklerime kadar terler, yağ akıtırdım. Ardından patoza sap atma, saman taşıma gelirdi. Yaklaşık 25 günde bir yıl içinde aldığım bütün kilolardan kurtulurdum! Ve her mevsim beni bir zırh gibi kuşatan dualarla geri dönerdim!

“Tuttuğun altın olsun oğlum. Boş keselere el uzatmayasın. Oğlunla ordu kızınla komşu olasın!”

Öyle olurdu dünya gamı bulunmazdı etrafımda! Eğlence içinde gider. Sevinç içinde dönerdik Şükür!

Ve hayatımız kendimize ait değildi! Dünyanın en sadık ve vefalı dostlarından biriyle haftanın hemen her günü bir mahallede bir hizmetin peşinde olurduk!

Geriye yalnız dönmezdik! Kışlık yiyeceğimizin önemli bir kısmını hazırlamış olurdu her seferinde. Ben kavga dövüş almak istemezdim. Getirmesi çok zahmetli olurdu çünkü! Ama o ısrarından vazgeçmezdi. Sonunda mecbur kalırdım! Son ayrılık günlerinden birindeydi. Gözleri dolu dolu, göğsü önemli bir sır saklıyormuş gibi heyecanlı çırpınıyordu. Kulağıma eğildi:

“Oğlum bu sabileri alıp elin bilinmez diyarlarına gittin! Güvenip kimsenin sedirine oturamazsın, yarın bu elağsalar evinde kalır everemezsin”

Böyle durumlarda teselli için ne söylenir bilinmezki! Allah var demişimdir herhalde! Allah var merak etme ana!

Ama dünyada hiçbir saadet ilelebet sürüp gitmez ki! Bir gün bir telefon bu saadetli tabloyu tam ortasından parçalayıverdi!  Bu muhteşem  tablonun tek ressamı, dünyanın en güzel sanatçısı olan annem, hırsına yenik bir canavar tarafından arabayla ezilmişti. Köyün ortasında yaşanan bu cinayetin bir şahidi bulunmadı! Attığı son çığlığın tercümesi dünya lügatları ile mümkün değildi! Suçlular ve şahitleri bu dünyadaki mahkemeden kurtuldular hesap Ahiretteki mahkemeye kaldı.

Artık dua pınarım kurumuştu! O pınar kuruyunca gölgesinde bir ordu  yetişecek çınarım da kuruyu verdi! Yiğidim, umudum, istikbalim! Ardınca geçip gitti dünyadan!

Rüzgar ne kadar sert eserse essin bir gün durur. Ama o fırtına da babamda tutunamadı! Zaten bütün varlığı annemdi.  

Her anı fırtınalar kopan bir asrı yaşıyoruz ya! Ahir zaman fitnesi tam da bu günler işte! Vefanın kaybolduğu, insanî değerlerin beş para etmediği, her kesin hırsla helal haram demeden köşe dönmece oynadığı, yalanın, gıybetin, iftiranın çarşaf çarşaf serildiği, zalimin mazlum, mazlumun zalim gösterildiği günler!

Şüphesiz dünyayı bırakıp giden kurtuluyordu bu fitnelerden. Gidenler hep gitti ardı ardına! Babamın acıları, çınarımın hayalleri ve kalbimde yıllarca süren bir duaya dönüşen  annemin korkuları kaldı  bana!  Benim omuzlarım bu yükler için çok zayıftı. Allah aczime merhamet etti,  sadık dostlar ihsan etti. Gören gözüm tutan ellerim oldular.

 İsimsiz gecelerde Kuran’a ayırdığım bir saat vardı,  belli belirsiz bir sesle okurdum! Ben bilmezdim her ayetin bir asker olduğunu! yavrularımı çepeçevre kuşattıklarını bilmezdim. Bir sabah söz sırasında biri “baba ben falan sureyi senin gece okuyuşlarında ezberledim!” deyiverdi.  Öbürü diğerini. Öbürü diğerini! Yaşadığım duyguyu tarif edemen! Şükrümü ifade edecek kelimler de bilmiyorum! Bu durumda sana nasıl şükredilmesi gerekiyorsa öyle şükrediyorum Allah’ım

İnsanın küçük aleminde küçük tecelliler sürekli yenilenir durur. Ne gündüz ne gece sonsuza kadar sürüp gitmez! Dualar toprağa düşen tohumlar gibi meyveye durdu çok şükür!

Son emaneti de bu gün tevdi ediyorum! Allah’ım  bir ömür boyu mutluluklar ver! Bu dünya çiçeklerine baht açıklığı ihsan eyle!

Annemin ruhunu bu mutluluktan haberdar et! Dualarını kabul ettiğini ona bildir! Yalnızlığımı ünsiyetinle huzura çevir! Omuzlarıma çöken  bu ağır yükleri benimle birlikte omuzlayan güzel insan, fedakar dost, Celal Abime de merhametinle ihsanlar da bulun!

Dalmışım meğer! Damadın ricasını da kırmadım yeni bir iki poz daha verdim! Ömrün çok olsun evladım. Allah ağız tadını bozmasın!

 

 

ICERIK_ARASI Reklam Alanı
Etiketler: #yazilar
SOL1 Reklam Alanı

YAZARIN DİĞER MAKALELERİ

MOBIL_UST Reklam Alanı
ALT1 Reklam Alanı